Bir Kısım Medya Deyip Geçmeyin: Wag the Dog

“Medya için ne söylüyorlar:  ‘Medya, 4. erktir.’  Yanlış, medya 1. erktir.”  (Prof. Dr. Bülent Çaplı, İletişim ve Etik dersi, 2005)

Sizinle paylaştığım Çaplı hocamızın muhteşem performansının yalnızca girizgahıydı.  Bu konuşmanın devamını, lisedeki o yeniyetme hallerinden sıyrılmaya anca başlamış olan bizler, ağzımız ve gözlerimiz kocaman açık bir şekilde dinlemiştik.  Konuşması bittikten sonra da ışıkların kapatıldığı sınıfta, medyanın gücünün altını çizen bir film izlemiştik:  Wag the Dog.

Filmin başında beliren yazı, aslında sonrasında “kuyruğun” da ne kadar “akıllı” olabileceğini yakından izleyeceğimizin habercisidir:

“If the tail were smarter, then the tail would wag the dog.” (“Eğer kuyruk daha akıllı olsaydı, köpek onu değil o köpeği sallardı.”)

Hocamızın bize söyledikleriyle bu cümle arasında sıkı bir bağ kurabileceğimizi söyleyebilirim.  Çünkü gündemi belirlemede başat rolü üstlenen politikanın, medyayla köpek – kuyruk ilişkisi içinde olduğu yadsınamaz bir gerçektir.  Yayıncılıkta ve habercilikte bir tür “zeitgeist” mantığı hakim.  Medya patronlarının sahip olduğu kanallar, itibarlarını korumak adına belli dönemde belli politik görüşlere yönelik yayın yapmaktalar. Ancak medya ve politika arasındaki bu etkileşimde bizim “kuyruk” olarak değerlendirdiğimiz medya, hiç de küçümsenmeyecek bir güce sahip.  Sonuçta tarihte medyanın devirdiği iktidarlara da şahit olduk.

Gelelim Wag the Dog‘a…  Yer:  Amerika Birleşik Devletleri.  Başkanlık seçimleri gündemdedir, televizyonda sürekli kampanyalar ve sloganlar görmekteyiz.  Ancak başkanın adının karıştığı taciz iddiası, yeniden seçilmesinin önünde büyük bir engeldir.  “Başkanın Adamları” (All the President’s Men ile karıştırmayınız) halkın bu skandalı unutması için bir an önce yeni bir haber yaratmak zorundadırlar.

Conrad Brean, işin uzmanı olarak ekibe dahil olur ve Winifred Ames ile birlikte haberin üretim aşamalarına müdahele etmeye başlarlar.  Operasyona ismi unutulmuş bir Hollywood yapımcısı olan Stanley Motss’la anlaşma yaparak başlarlar.  Stanley, bu örtbasın başmimarı olacaktır ve fikirleriyle koca bir ülkenin nelere inandığını şaşkınlıkla izlemeye başlarız.

Ekranın önünde izleyenin gördüğüyle, arkasında olup bitenin farklı olduğunu hep biliriz bir şekilde.  Ekranın arkasında sürekli bir üretim söz konusudur.  Ancak bu sefer Winifred, Conrad ve Stanley’le tanışmamızla, o ekran arkasının da bir “sahne arkası” bölümü olduğunu görürüz açıkça.

still-of-robert-de-niro,-anne-heche,-dustin-hoffman-and-david-koechner-in-wag-the-dog-(1997)-large-picture

Tabii filmin çok da “sistemi eleştiren” bir tavrı olduğunu söyleyemeyiz.  Zaten ortaya koyduklarının gerçekleşme olasılığının fazlalığını kavradığımız için ve bunları yaşanmış olaylarla örneklendirerek gösterdiği için, eleştiriyi bize bıraktığını söylememiz mümkün.  Eminim pek çok insan izlediğinde bazı konulara artık daha şüpheci yaklaşmaya başlamıştır.  Çünkü pek çok haberin, haber niteliği taşımaksızın ekranlara yansıtıldığı bir devirde yaşamaktayız.  Yapım yılının 1997 olması sizi aldatmasın, anlatılanlar çok da farklı değil günümüzdeki medya – politika – gündem üçgeninden.

Winifred’e söyleyeceğiniz bir tek cümle, o an ABD başkanı adına konuşmakta olan basın sözcüsünün ağzından kelimesi kelimesine aynı şekilde çıkar, söylemeniz yeterli.  Yapımcı Stanley’i kandırmak için yapılan bu hamle, aynı zamanda bize karşı yapılan bir güç gösterisidir.  Eğer Stanley, Winifred’e tacizi doğrulayan bir cümle söyleseydi, sözcü onu sorgulamadan tekrarlayacaktı, şüpheniz olmasın.

Ha bir de, “Arnavutluk’ta B3 bombası yok”…  Arnavutluk nereden çıktı, demeyin; B3 bombasının ne olduğunu onlar bile bilmiyor.  Medya, hepimize eşek muamelesi yapıp aklımıza karpuz kabuğunu sokuverir.  Hemen başlar ABD korkmaya, kimdir, neyin nesidir bu Arnavutluk?    

“Arnavutluk bize ne yaptı?” sorusuna Conrad’ın soruyla verdiği karşılık ABD’nin tanıdık tavrını çok güzel özetler:

“Peki Arnavutluk bizim için ne yaptı?” sonrasında da devam eder:  “Yalnızca kendini düşünerek hareket ediyor.  Bu yüzden degüvenilir bir ülke değil.” Ki bu kriter, süpergücün “harekete geçmesi” için yeterli bir sebeptir.

Sözler söylendi, peki ya inanmak isteyen gözler?  “Duyduklarına değil, gördüklerine inanan” izleyiciler için de ayrı bir oyun sahnelenir elbette.  Teknolojiyle her şeyin mümkün olduğu; böylece gerçeğin kendisini ve dayanağını yitirdiği bir çağda yaşıyoruz artık.  Bir kızın elinde cips paketiyle koşuşu, yanan köyünden kucağında kedisiyle çığlıklar atarak kaçan bir Arnavut kızının dramına dönüşebilir.  Ki filmde bu dönüşüm gerçekleşir, insanlar da buna inanır, çünkü “televizyonda görmüşlerdir” olan biteni.

CIA, tezgahlanan bu olayın farkında olduklarını göstermek adına, Winifred ve Conrad’ı yakalarlar.  CIA ajanı, Conrad’a savaşın olmadığını kanıtlayan verilerden bahsederken, aralarında şöyle bir diyalog geçer:

“Uydularımız savaşın olmadığını gösteriyor.”

“Savaş yoksa neden yılda savunma için çeyrek trilyon dolar harcıyoruz?  O uydular bozuk mu, çalışmıyor mu?”

“Savaş yok.”

“Tabii ki savaş var, televizyonda gördüm.”

Conrad’ın CIA ajanına söylediği bu cümleler, her ne kadar televizyonun arkasında olan bitenin arkasında o olsa da, televizyonun halka son sözü söylediğini doğrulamaktadır.  Çünkü bir haber, skandal, gelişme televizyona çıkabiliyorsa, o bilginin gelebileceği son noktadır, bilginin son halidir, işlenip paketlenmiş şeklidir.  Televizyon, bize arkasında yapılan hazırlığı hissettirmeksizin sürekli üreten bir enformasyon fabrikasıdır.     

Arnavutluk’a ilan edilen savaş, skandalın örtülmesiyle adeta bir sevinç yaratır.  Kimse başkanın bir genç kızı taciz ettiği iddialarıyla ilgilenmez.  Ancak CIA, “oyunbozanlık” yaparak savaşın “çözüldüğünü” duyurur televizyondan.  Biz bile izlerken “O kadar uğraştılar, tam ikna etmişlerdi, ne oldu ki şimdi?” diye hayıflanırız.  Haberin reklamının yapılabilmesi için yeni bir basamağa geçilir bu kez:  Müzik.  Savaş başladığında coşkulu, cesaret veren, “Amerikan Rüyası’nı koruyanlardan” oluşan bir koro, bittiğindeyse kayıpların hüznünü yansıtan akustik bir düet “tarihe geçer”.  Hem de sanki yıllardır müzik arşivindeymişler gibi plak kaydı cızırtıları bile eklenir!

maxresdefault (1)

Acıklı “Old Shoe” şarkısı, hiç başlatılmadan bitirilmiş bir savaşın rehin kahramanı William Schumann için bestelenir.  Öyle yankı uyandırır ki, insanlar eski ayakkabılarını halka açık yerlerde fırlatarak tepkilerini gösterirler.  “Fuck Albania!” yazılı tişörtler bastırılır ve satışa çıkartılır.  İzleyiciler eski ayakkabıları da gördükçe bunun savaş karşıtı bir hareket başlattığına inanır, böylece savaş karşıtı harekete “katılmış olurlar”, üstelik ortada savaşın “s”si bile olmadan!  Medyanın halkı manipüle edişinin en tipik yolu, bu örnekle gösterilir filmde.

Fotoğrafları basınla paylaşılan William Schumann, güya kurtarılarak vatanına dönecek diye karşılama organizasyonu bile ayarlanır.  Ancak askerlerin arasından seçilip gönderilen Schumann, bir rahibeye tecavüzden mahkum olan bir suçludur!  Bu gerçeğin ortaya çıkmaması için uğraşan ekibin sonu pek de parlak olmaz aslında:  Schumann’ın kaçıp başka bir kıza sarkıntılık etmesi sonucu tüfekle vurularak öldürülür.  Ancak “vatan toprağına” Amerikan bayrağına sarılı şekilde getirilir!

Filmin sonunda artık “her şey yoluna girmiştir”.  Seçimlerde görev süresi dolan ekip, -izleyici olarak tahmin ederiz ki-  isimsiz kahraman olacakları yeni projeler için haber bekleyecekler.  Yeni örtbas planlarında ilk onlar aranacaklar.  Çünkü filmde yapımcı Stanley’e göre bu onun “hayatında yaptığı en dürüstçe iş”.  Fakat Stanley’nin ekipte sorun yaratan bir özelliği var:  Adının duyurulmasını istemesi.  Ki bu, ekibin göze alabileceği bir risk değil, gerçeğin manipülasyonunu sağladıkları “meslek”lerinde ifşa edilmeye yer yok.  “Hazin bir kalp krizi sonucu” ölüveriyor Stanley, tabii haberlerde bize söylenen bu, biz onu önceden alıp götüren siyah takım elbiseli adamları görmeseydik, kalp krizi geçirmesinden ibaret olacaktı bildiklerimiz.

Dikkatinizi tekrar bugüne çekmek istiyorum, bu film 1997’de yapılmış.  Aradan geçen sürede medyanın neler yapabilmiş olduğu düşüncesi sizin de tüylerinizi diken diken etmiyor mu?  Medyanın toplumsal hafızamızdan neleri sildiğini bir düşünün:  Körfez Savaşı mesela bu anlamda çok önemli bir örnektir, ki filmde de bununla ilgili de bir konuşma var:  İnsanların tek hatırladığı havaifişek misali bombalar.  Ne kadar insanın öldüğü, davanın ne olduğuyla ilgilenmiyor kimse, çünkü prime-time’da yayınlanan ana haber bültenleri, yemek sofrasındayken izleniyor.  Savaş “canlı yayında” girmiş evlere.  Ama belki de o “havaifişekler” stüdyoda çekilmiş ışık oyunları ve legolardan ibaretti, hangimiz gerçeği tam olarak biliyoruz ki?

Bunun gibi kaç savaş, kaç felaket gördük, ya da görmedik kim bilir!  Çünkü bize her şey gösterilmiyor aslında orada.  Haberler tıpkı bir moda defilesi gibi sunuluyor önümüze.  Renkli kağıtlara sarılarak süslenmiş kutular gibi açıp izliyoruz hevesle.  Yalnızca televizyonda gördüğümüze itibar ediyoruz hala.  Ve de yalnızca televizyonun modasını takip ediyoruz.  O an hangi haber daha ön plandaysa ona önem veriyoruz.  Yakın tarihten size bir örnek vereyim:

11 Mart 2011 tarihinde Japonya, 8.9 şiddetinde 6 dakika süren bir depremle sarsıldı.  Ardından gelen tsunamiyle ülke büyük ölçüde tahribata uğradı.  Binlerce insan öldü.  Ayrıca nükleer santrallerde sızıntı olduğundan ve reaktörlerin patlama olasılığından bahsedildi haberlerde.  Hatta radyasyon bulutları gözlemlendi belli bölgelerde…  Gözleriniz biraz kısıldı sanki?  Unutmuştunuz değil mi?  Çünkü medya oradan alabileceğini aldı.  Şu an dünya basınından hiçbir medya ajansı, artık Japonya’yla ilgilenmiyor.  Çünkü onun “modası geçti”.  Dolayısıyla biz de “modası geçen” her şeyi unutuyoruz.  Toplumsal hafızamız böyle şekilleniyor.

Medya, bizim neyi hatırlayıp neyi hatırlamamamız gerektiğinde belirleyicidir.  Politikadan da üstündür.  Karşı karşıya geldiklerinde yardımcı oyuncuymuş gibi görünür; ama iktidarlar bir bir geçip giderken hatta düşerken, medya her daim ayakta kalır, kalacaktır da.  Yayın asla durmaz, her daim yeni hikayeler ve kahramanlar bulur.  Çünkü şov devam etmelidir.



Comments are closed.