Hayat Yolunda Bir Garip Yolcu: Transamerica

(Bu film yazısını, filmin havasını en iyi ifade ettiğini düşündüğüm Dolly Parton’ın Travelin’ Thru adlı şarkısını -tekrar tekrar- keyifle dinlerken yazdım. Size de okurken aynısını yapmanızı öneririm, tabii kaç kere dinlemek isterseniz…)

Bir haftada insan hayatında neler değişebilir?  Neler öğrenebilir o hayatın “öncesine” ve “sonrasına” dair?Filmin açılışı oldukça ilginç:  Video kaydından bir ses eğitmeninin egzersizine tanık oluyoruz.  Sopranodan altonun derinliklerine inerken değişen yüz ifadesi ve sesinin düşen perdesi… Cinsiyet değiştirenlerin yeni hayatlarına uyum setinin küçük bir parçasıdır tanık olduğumuz. Farklılıklarla birlikte yaşadığımız dünyamızda bilmediğimiz çok şey olduğunu ve bu bilinmezlerin bazen birbiri ardına eklenerek bir insanın yaşamını şekillendirebildiğini biraz şaşkınlıkla izliyoruz filmde.

Aslında hikaye, tipik bir yol filminde bulabileceğimiz bütün özellikleri taşıyor: Bir amaç, o amacın kesiştirdiği hayatlar, birbiri hakkında hiçbir fikri olmayan iki insan, yolculukta tanışılan iyi ve kötü insanlar, arkadaşlar, değişen alışkanlıklar, döküntü bir araba ve tabii ki varılması gereken bir yer.  Ancak bu filmi özgün yapan, bunların “renklendirilme” şekli.  Düzenli olarak takma tırnaklarını ojeleyen, pembe ve lila renklerinden vazgeçmeyen, inanılmaz derecede titiz ve ilerleyen zamanlarda anaçlığı artan bir transseksüel ve onun sokakta fuhuş yaptığı gerekçesiyle 1 dolar kefaletle hapishaneden çıkardığı, bütün yolculuk boyunca birlikte olduğu halde yıllardır görmediği babasının yanına taşınmayı düşünen, porno endüstrisine girmek isteyen her şeyden habersiz oğlu.  Filmde bu iki karakterin kullandığı dil, aslında bir ergenle ebeveyninin arasında gelişen kuşak çatışmasını mizahi bir şekilde vurguluyor, bu yolla birbirlerinden pek çok şey öğreniyorlar.

Müzikler öyle özenle seçilmiş ki, karakterlerin o “hiçbir yere ait olamama” halleri, üst üste yaşanan hayal kırıklıkları, şarkıların sözleriyle birebir uyum içerisinde.  Ancak bu uyum, karakterlerin başlarına gelenleri hiçbir şekilde dramatize etmemeyi de başarıyor. Yüzümüzde kıvrılan incecik bir tebessümle basıp geçiyoruz bütün normların üzerinden. “Normal” kelimesinin ne kadar tuhaf olduğunu anlıyoruz. Çünkü bu dünyada “normal”e yakın olan tek bir insan yok. Ve de hepsinin yüklendiği dertler ayrı. Parasızlık, işsizlik, kızgınlıklar, kabullenilemeyenler…

Hiçbir şey toz pembe değil; ama her yer, her şey tam anlamıyla rengarenk. Gerçek anlamda yeni bir hayata başlayacak olan Bree’nin yapması gereken tek şey, “eski hayatını” da kucaklayarak, yani Stanley Schupak’ı da bir nevi yanına alarak yoluna devam etmek. Çünkü yakında ameliyat olacak ve her zaman istediği gibi “tamamlanmış” bir kadın olarak devam edecek yoluna. Ama bu göründüğü kadar kolay değil. Prosedür gereği yapılacak pek çok şey var: En önemlisi de psikiyatrdan alacağı imza. Amerikan rüyasının pek çok filmde eleştirildiğini görüyoruz. Ancak “cinsiyet hoşnutsuzluğu”yla ilgili diyalogda Bree’nin, kendisine “cinsiyet hoşnutsuzluğu”nun ciddi bir akli denge bozukluğu olarak kabul edildiğini söyleyen doktora: “Bir organın plastik cerrahiyle alınmasının akli denge bozukluğunu iyileştireceği düşüncesi hiç garip gelmiyor mu?” demesi bu sorgulayışın en net ifadesidir. Yarattığı kısa gergin sessizlik de bunun cevabını veriyor.

Bir başarı hikayesi değil izlediğimiz. “Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar” tarzından epey uzaktayız. Çünkü sonsuzluk diye bir şey yok, mutluluk göreceli ve eminiz ki burada tanıdığımız insanlar, dünyanın herhangi bir köşesinde her gün yeniden doğuyorlar. Ve hep bir yolculuk içerisindeler, hiçbir şey tamamlanmış değil; hayatı bu kadar “renkli” yapan da bu değil midir zaten? İçerde ve dışarıda, mantıkta ve duyguda hepimiz birer seyyahız aslında.

05



Comments are closed.