…Ve Karşınızda: The Artist

Naçizane İzlenimler

Kısaca bahsetmek istersek The Artist, 1920’li yıllarda başarılı aktör George Valentin’in, sinemaya sesin gelişiyle kariyerinde yaşadığı sorunlar, geçirdiği bunalım ve umut vaat eden bir aktrise olan aşkını anlatıyor.  Diyeceksiniz ki, depresyona giren aşık bir aktörün hikayesi ne kadar ilgi çekici olabilir, hem de sessiz ve siyah-beyazken?

Cevap olarak size George’un ve Peppy’nin çizilen sağlam karakterlerini ve bir o kadar da gülümseten mimiklerini, 1920’li yılların sessiz filmlerinde orkestraların çaldığı klasik melodilerin başarılı çeşitlemelerini, sinematografik bütünlüğünü ve en dramatik sahnelerde bile bizi güldürmeyi başaran George Valentin’in köpeği Jack’i sayabilirim.  Tabii bunlar 100 dakikalık  bu sessiz sinema güzellemesinin içinde yalnızca birkaç detay olarak kalacaktır.

Kesmelerin gittikçe kısaldığı, çarpışmalarla patlamaların, ses efektlerinden ve üç boyutlu animasyonlardan geçilmeyen günümüz sinemasında, yönetmen Michel Hazanavicius bir cesaret örneği sergiliyor.  Filmde 1920’lerdeki atmosferi, dekoru ve kıyafetleri yansıtan bir dönem filmi olmasının yanında, bize gerçek anlamda sessiz bir hikaye anlatıyor.  Sessizlikten kastım şiirsel sessizlik değil, hayır.  Atmosfer sesi de yok, tıpkı o yılların filmlerindeki gibi.  Diyaloglar çok sık olmamakla beraber siyah fonda beyaz yazılarla destekleniyor.

Hikayenin sessiz olmasında beni en çok etkileyen olaylardan biri, izlerken yalnız olmadığımı net bir şekilde hissetmemi sağlamasıydı.  Film izleme deneyiminin sinemada gerek üç boyutlu gözlüklerle, gerekse gümbür gümbür ses efektleriyle hipnotize eden havasında tekbaşınalık duygusunu beraberinde getirdiğini düşünürsek, The Artist’i izlediğimiz sürece boyunca onlarca kişiyle aynı anda kahkaha attığımızı gerçek anlamda duyabilmek çok hoştu.

 

Bayanlar Baylar Sessizlik!..  Ve Karşınızda:  The Artist

 THE-ARTIST-film

Açılışından itibaren sesi herhangi bir yerde duyup duymayacağımızı düşündürüyor bize The Artist.  Çünkü bir film görüyoruz sinema salonunda, hemen perdenin önünde de bir orkestra, bizim gibi salonu doldurmuş izleyiciler, heyecanla, kimi zaman gülerek, kimi zaman korkarak bakıyorlar perdeye.  Aslında bir nevi ayna tutuluyor bize geçmişten.  George Valentin’in filmini izlerken kendimize de bakıyoruz bir yandan.  Filmle aynı anda gerilimi tırmanan ve sonlanan müziğin bitişinde bir alkış tufanı kopmasını bekliyoruz salonda.  Kopuyor kopmasına tabii; ama biz duymuyoruz bu sefer!

Filmin sese ve sessizliğe dair hikayeye serpiştirdiği ayrıntılar çekiyor dikkatimizi:  Kuliste uyarı olarak “Lütfen perdenin arkasında sessiz olunuz” yazılı bir levha görmemiz, George Valentin’in yine açılış sekansında gördüğümüz filminde, iki ajanın sorgusu sırasında ona elektroşok vererek “Konuş!” diye zorlamasına rağmen Valentin’in konuşmamakta diretmesi gibi.

Valentin, kariyerinin zirvesinde, yakışıklı ve çok başarılı.  Kinograph Studios’un vazgeçilmez aktörüdür o.  Cüzdanını düşürdüğü için kazara güvenlik şeidinden içeri giren sevimli Peppy Miller da herkes gibi ona hayran, maddi durumu gayet iyi ve aynı zamanda çok güzel bir kadınla evli.  Ancak bu mutluluk hali çok da uzun sürmüyor.

Buhranlı Günler:  Valentin’in Sessiz Direnişi

Zimmer:  “You and I belong to the other era, George.  The world is talking now.” (Sen ve ben, geçmiş çağa aitiz George.  Şimdi dünya artık konuşuyor.)

Bir gün önce gördüğü bir rüyada, aynanın önündeki masaya bardağı koyduğunda duyduğu “tak” sesi onu dehşete düşürüyor.  Bir daha, bir daha koyuyor bardağı.  Hiçbir şeyi duymuyoruz bardak sesinden başka.  George Valentin için sesin sinemaya gelişinin kariyerine nasıl kabus gibi çökeceğinin habercisi oluyor aslında gördüğü bu rüya.  Kinograph Studios* ile arasındaki anlaşma zamanla bozuluyor.

Yüzündeki muzır parıltıyla ve içten gülümsemesiyle Peppy Miller, komik dansıyla başladığı sinema kariyerinin basamaklarını hızla tırmanmaya başlıyor.  Bu tırmanışı yönetmen bize ilginç bir yöntemle sunuyor:  Peppy’nin oynadığı filmlerdeki jenerikleri göstererek.  Peppy, küçük rollerle aşağıda yer alırken filmler ilerledikçe, yukarılara çıkmaya başlıyor, bu sırada rollerinden parçalar da izliyoruz.  Önceleri bir iki cümle konuşup iki ana karakterden azar işiten bir hizmetçiyken, zamanla  “hiç susmadığı” başrole kadar çıkıyor.  Sesli filmlerin çekilmeye başlaması, tıpkı Zimmer’ın, sessiz filmler çekmeye devam etmek isteyen George’a söylediği gibi “yeni bir çağ”ı açıyor, diğerini kapatırken.  Tabii biz yine hiçbir ses duymuyoruz bu sırada.

Ancak şöhretinin aniden bu kadar artması Peppy’i bizim beklediğimiz şekilde değiştirmiyor.  Kinograph Studios binasında “sesli gerçeğin” şokunu üzerinden atmaya çalışan George’la karşılaştıklarında yanındaki iki yakışıklı genci tamamen unutuyor Peppy, gözlerinde yıldızlar uçuşuyor yine.  George’u neşelendirmek için çabalıyor, hatta vedalaşırlarken George’a seslenip, seçmelerde dikkat çekmesini sağlayan o komik dansını nerede olduğunu umursamadan rahatlıkla yapıyor.  Bu aslında yeni parlamaya başlayan bir yıldızdan beklediğimiz bir hareket olmadığından yine “salonca” gülüyoruz.

 

George’un “Büyük Buhran”ı

 The-Artist

George, sesin kırdığı gururunu yine sessizce onarmaya çalışıyor bu kez.  Karısının onu terk edip gitmiş olmasına uzun uzun hayıflanmak yerine, kendi parasını ortaya koyup film çekmek istiyor bu kez, tabii yine sessiz.  1929’da Büyük Buhran, tıpkı filmini izleyen üç beş kişinin olduğu salonda beliren The End yazısı gibi, George’un da kariyerinin sonunu getiriyor.

Yanındaki tek dostu Jack oluyor.  Önünde yuvarlanıyor, hoplayıp zıplıyor onu neşelendiriyor.  Adeta kendi başına bir karakter olan Jack’i sokakta görüp seven kadının “Ne kadar tatlı!  Bir de konuşabilseydi” deyişine biz de yine gülerek katılıyoruz.  Ama George’un neşesini hiçbir şey kolay kolay yerine getirmiyor. Evin içinde eskiden asılı olan, inci gibi dişleriyle gülümsediği, dimdik ayakta duran tablodaki adamdan eser kalmıyor.  Geçen her zaman diliminde evindeki eşyalar daha da azalıyor, elinden o koyduğunda ses çıkarmasından korktuğu viski bardağını hiç düşürmüyor, karamsarlığı bütün ruhunu sarıyor.

Parlak günlerindeki filmlerini izlemekten o kadar bıkıyor, kendine o kadar kızıyor ve hayata o kadar küsüyor ki, geri dönülmez bir süreci başlatıyor içinde.  Sinematografın önüne geldiğinde gölgesiyle bile ters düşüyor.  Kendisiyle hesaplaşması gerekirken, kendini dahi yanlış anlıyor Valentin aslında.  Eski filmlerinin önünde hesaplaştığı gölgesi ondan daha büyük görünüyor.  Sinemada geride bırakılmış, geçmişte kalmış bir gölgeye dönüşmek düşüncesi Valentin’i çılgına çeviriyor adeta.

 

Aşkın Tatlı Dilli, Aydınlık Yüzü:  Peppy Miller

Eğer bir hikayede üzgün, hayattan bezmiş, öyle ya da böyle kötümserliğe bürünmüş bir erkek varsa -ki burada o erkek George Valentin’in ta kendisi oluyor-  onu kurtarabilecek tek şey, ışık saçan, neşe dolu bir kadının sonsuz aşkıdır.  O sonsuz aşk, yaşanan bütün fırtınaların sonunda varılan kapının ardındaki gerçek huzurdur.  Bütün yangınların bitiminde, külleri üstünüzden silkelemeye çalışırken elini uzatıp sizi kaldıran, hatta gökyüzüne kadar çıkaran sevgidir.  En az bizim kadar Peppy Miller’ın da içi elvermiyor George Valentin’in yaşadıklarına.  Onunla o kadar güzel ilgileniyor, o kırılgan ruha öyle bir güç katıyor ki, birlikte “nefes nefese” kalana kadar ettikleri dansta, gerçek anlamda bir yeniden doğuşa tanık oluyoruz.

2011_the_artist_005

Tek başına ayakta kalabilmek için olanca çaba sarfettiğimiz bir çağda, başkalarının desteğine ve sevgisine ihtiyaç duymadan yaşamanın mümkün olmadığını da açıkça ifade ediyor bize The Artist.  Anlattığı hikaye her ne kadar 1920’lerde ve 1930’ların başında geçiyor olsa da hiçbirimize yabancı gelmiyor.  Hele de melodram kültürünün içinde büyümüş olan bizler hiç yadırgamıyoruz olanları. Ve nostalji duygusunu bize sadece yüzeyde değil, daha derinlerde yaşatan, sinemanın sessiz geçmişini yumuşak bir ışıkla aydınlatan The Artist, filmin başındaki izleyicilerden çok daha “sesli” bir şekilde ve ayakta alkışlanıyor salonda.

*Bu ad, Thomas Edison’ın icat ettiği kinetoskopla gösterilen filmleri üretmede kullanılan kinetograf adı verilen makineye yapılan bir gönderme içeriyor da olabilir.



Comments are closed.