Merak Köpeği de Öldürür: Arka Pencere

Gerilim sinemasının babası Hitchcock’un şüphesiz en çok dikkat çeken filmlerinden biridir Arka Pencere.  Merak ve gerilimi sıkı sıkıya bağlayan olay örgüsü, filmlerinin vazgeçilmezi, paranoya, izleniyor olma hissi, korkusu, yapıtlarının hemen hemen hepsine hakim olan unsurlar.  Ama…

Arka Pencere’ye geldiğimizde roller değişir artık.  Biz, izlenen değil, izleyen oluruz filmde.  Hem de başkarakterimiz olan Jefferies’le.

Jefferies, özdeşleşebileceğimiz en yakın karakter.  Çünkü olan biteni izleyen olmasının yanında, hareket de edememektedir.  Bacağı bir otomobil yarışı sırasında foto-muhabirliği görevi sırasında kırılarak alçıya alınmış.  Tıpkı o kadar maceraya, atlayıp zıplamaya, patlamalardan kaçmaya yalnızca oturduğu yerde birkaç santim kıpırdayarak “katılan” biz seyirciler gibi.  Ancak bize verilen bu “güç” tabii ki daha rahat olacağımız anlamına gelmez.  Tam tersine, tanık olduğumuz şeyler bizi iyice koltuklarımıza yapıştırır, geriliriz.  Tam da Hitchcock’un istediği gibi.

rearwindow2

Jeff (artık bu kadar özdeşleşmeden sonra ona Jeff diyebiliriz), bizim gözümüz olur, bizim sorularımız olur.  Ve başta söylediğim merak… Merakımızın yoğunlaşarak ete kemiğe bürünmüş halidir Jeff.  Hatta onunla aramızda öyle sıkı bir bağ vardır ki, alçısının altında sıcaktan terleyip kaşınan bacağının rahatsızlığını dahi hissederiz.  O kaşıntıyı giderince biz de mutlu oluruz.

Hepimiz, başkalarının hayatlarını merak ederiz.  Jeff, bu anlamda bir adım daha ileri gider, tele-objektifli fotoğraf makinesiyle daireleri gözetler.  Zaten biz de bunu isteriz, o perdesiz evlerde neler olup bittiğini görmek.  Jeff, apartman dairelerinin oluşturduğu 16:9 ölçekli kısa filmler gösterir bize adeta.  Ama “her şeyi” de görmek ister miyiz acaba?  Sinemaya gittiğimizde, beyazperdede görmek istediğimizin yanında görmeyi istemediklerimiz de olabilir mi?

Jeff’le beraber “merakımıza” yenilip o kadar izleriz ki karşı pencereleri, sonunda bir şey fark ederiz; ama bu fark ettiğimiz şey asla “fazla merakın iyi olmadığı” üzerine bir çıkarsama değildir.  Tam tersine, merakla izlediğimiz evlerden birinde işlenmesi olası bir cinayet olduğuna inanmaya başlarız ve o daire, bizim ilgilendiğimiz hikaye olur.  Tıpkı bir dedektifin dosyası gibi, Jeff’in takip ettiği bütün gelişmeleri kafamıza not alırız.  Ve tam ilk kuşkular belirmeye başlarken, kadraja giren bir güzellik, biraz dikkatimizi dağıtmayı başarır:  Lisa.

Ancak Lisa’ya başlarda hemen ısınamayız.  Çünkü biz bir kere maceracı ve röntgenci Jeff olmuşuzdur.  Markalarla, yüksek sosyeteyle alakamız yoktur.  Ancak “evlenilecek kadın” olan Lisa, o güzelliğe rağmen fazla cicili biçili kıyafetlerle Jeff’e o kadar zıttır ki, içimizden bu iş olmaz deyiveririz.  Zaten Jeff, bağlanmaktan korkan bir erkektir.  Bu bağlanma korkusunu da perçinleyen, yine o apartmandaki üç dairenin hayatıdır:  Yeni evli ve sigara içmek için pencereden sarkan adama bir türlü “rahat vermeyen” karısı, aralarında hiç de tartışma olmayan, yattıkları balkonda yağmurdan içeri kaçarken aşağı düşürdükleri çalar saat dışında “fazlasıyla olaysız” ve tekdüze bir hayat yaşayan köpekli çift ve son olarak hasta karısıyla ilgilenen ancak karısıyla sürekli kavga eden, şüpheli çiftimiz.  Bu üç “örnek” önümüzde dururken Lisa’ya bağlanmaktan korkmakta haklıdır Jeff.

Jeff’in evine aralıklarla gelen hemşire Stella, Jeff’in Lisa’dan neden korktuğuna anlam veremez.  “Zamane aşkları”yla ilgili yorumu oldukça dikkat çekicidir, hatta günümüzde bile “etkisini” yitirmediğini söylememiz mümkündür:  “Çok eğitimli olduğum söylenemez.  Ama bir kadın ve bir erkek birbirlerini gördükleri zaman, birbirlerinden hoşlandıkları zaman, birlikte olmaları, çarpışmaları gerekir, bam!  Broadway’deki iki taksi gibi, öyle oturup bir şişenin içindeki iki numune gibi birbirini analiz ederek değil. (…)  Bir zamanlar birini görürdün, heyecanlanırdınız ve evlenirdin.  Şimdi birçok kitap okuyup, onları uzun heceli sözcüklerle sarıp, sevişmekle kamu hizmeti sınavı arasındaki farkı söyleyemeyecek hale gelene kadar birbirine psikanaliz uygulamaktan ibaret oldu. “

Kurduğu cümlelerle her ne kadar eğitimli olmadığını söylese de, keskin zekasıyla bizi epey şaşırtan Stella da, başta Jeff’le beraber izlediklerimizle ilgilenmez.

Ta ki…  Kocasıyla kavga edip duran hasta kadının yattığı yatak uzun süre boş kalana ve mücevher satıcısı adam yağmurlu gecelerde ortadan kaybolmaya başlayana kadar.  Jeff bu durumla o kadar çok ilgilenir ki – haliyle biz de – gittikçe etrafındaki herkes, hatta Lisa bile bu dedektiflik oyununda gönüllü olur.  Jeff, takımın adeta beyni haline gelir ve kadınları manipüle eder.  Heyecanın şüphesiz en çok arttığı yerler, Lisa’nın karşı tarafa, yani sinema perdesine geçip, duruma müdahale ettiği sahnelerdir.  Kısıtlı zaman ve fark edilme korkusu Hitchcock’a özgü bir tarzla işler içimize.

Jeff, maceracılığını Lisa’da görmekten büyük haz duyar ve filmin başından beri Lisa’ya tekrar aşık olduğu sahneyi görürüz:  Lisa eve heyecanla döndüğünde ilk olarak Jeff’e Thorwald’un mektubu aldığındaki tepkisinin ne olduğunu sorar.  Jeff’in Lisa’ya bakışındaki duygu görülmeye değerdir.  Adeta Lisa’ya hayranlıkla bakakalır.  Filmin başından beri oldukça alaycı hatta aşağılayıcı tavırla yaklaştığı Lisa, Jeff’in gözbebeği olur.

Profesyonel dedektif, kadının yaşadığını kanıtlayan, söylediği her delille bizim üzülmemize neden olur. Bu da röntgenciliğimizin dışında sorgulamamız gereken bir şeyi daha ortaya çıkarır:  Lisa’nın da söylediği üzere, kadının hayatta olması ihtimalinin bizi hayal kırıklığına uğratacağı düşüncesi.  “Sırf bu yüzden ikimiz de bildiğim en korkunç yaratıklarız” der Jeff’e.

Ancak neyse ki bizim insanlığımızdan şüphe edip kendimizi ayıpladığımız bu sahne oldukça kısa sürer ve Jeff’le bizim en iyi bildiğimiz “Arka Pencere etiği”, bir cinayeti ortaya çıkarır.  Merakın, dedektifin söylediği gibi binde bir ihtimal olan bir cinayeti ortaya çıkarması Jeff’in ikinci bacağının alçıya alınmasına neden olsa da, seyirci olarak huzura kavuşuruz.  Ancak merakımız bitmez; film biterken dahi evlere şöyle bir göz atarız.

Final sahnesindeyse, Lisa’nın maceracılık ruhuyla Jeff’e ayak uydurabileceğini göstererek “rüştünü ispatlamasına” rağmen, “bazı şeylerin asla değişmeyeceğini” görürüz.  Jeff huzur içinde yüzünde bir gülümsemeyle uyurken, Lisa, “Yüksek Himalayalar’ın Ötesinde” kitabını okumayı bırakıp Bazaar dergisini okumaya başlar.  Ve okurken giydikleri bizi yine gülümsetmeyi başarır:  Topuksuz köşeli burunlu ayakkabılar, gömlek ve kot pantolon.

bazaar grace

İnsanın bitmek bilmez merakının “işe yaradığı” bir konusu olan Arka Pencere, bir yandan etik anlayışımızı da sorgulamamıza neden oluyor.  Bir insanın ölmüş olması, haklı çıkmamızdan daha mı iyidir?  Bunu öğrenmek için – maalesef –  bakmaya devam etmemiz gerekiyor.

Filmin röntgenciliği odağa alması ve karakterin başkalarını bu kadar gözetlemesini “ahlaksızca” bulan sinema çevrelerinin eleştirilerine ustanın cevabıysa açık ve nettir:  “Sinemaya duyduğum aşk, ahlaksal değerlerimden çok daha önemlidir!”



Comments are closed.