İnsanlık Uzun Zaman Önce Öldü: Nuit et Brouillard

Siyahlara büründüm, geceyi bir yorgan gibi üzerime çektim. Karanlıktaydım filmi izlerken, gündüzün hoppalığından uzaklaştım. Gece tehlikelidir, kaba görünür; ama gündüzden daha akıllıdır. Ve -maalesef- çok iyi sır tutar. Ne olup bittiğini bilmeniz asla tam anlamıyla mümkün değildir. İstediğiniz kadar yaklaşın, gözünüzü kulağınızı verin olan bitene, göremezsiniz, duyamazsınız. Hiçbir ışığın aydınlatamayacağı bir karanlıkta kaybolur gider her şey…

1923369_6156476482_2532_n

Yüreklerin kaldıramayacağı kadar büyük bir acı, insanlığı yerin dibine sokacak kadar büyük bir utanç, görmeye dayanamayacağınız kadar sarsıcı bir tarih faciası…

Belgeseli izlerkenki hislerim, bir sinema izleyicisininkilerden çok daha farklıydı, ötelerdeydi, başka yerlerdeydi. Filmin yarım saat sürmesine hem şaşırdım hem de sevindim. Şaşırdım, çünkü toplama kampları üzerine yapılan bir belgesel iki saatten fazla da sürebilirdi, malum o dönem propaganda için her türlü dokümantasyon yapılmış, pek çok film çekilmiş, sonsuz bütçe ayrılmış neredeyse bu iş için. Bir yandan da uzun olmamasına sevindim, çünkü bu kadar süre içinde gördükleriniz size yeter de artar bile. İnanın, daha fazlasını görmek ya da bilmek istemezsiniz, gördükten sonra hemen unutmak istersiniz…

Unutmak… Temel sorun bu. İşte tam da bu yüzden Alain Resnais, adeta hayata dışardan baktığımız camımıza tıklatıyor. Bize göstermek istediği çok şey var çünkü. Tuttuğu gibi bizi toplama kamplarına götürüyor, Auschwitz ve Majdanek’e… Görüntüler 1955 yılından. Yani kampların kapanışının 10 yıl sonrası… Tabii renkli haliyle bir tuhaf geliyor gözümüze o binalar. Hepsi dimdik duruyor. Ve sessizler. Konuşmamak için yemin etmiş o kuleler. Biz içine giriyoruz onun yerine, ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz, tam 10 yıl sonraki görüntülerle. Şimdilerde sakin görünen bu topraklar, huzursuz bir sessizliğe sahip. Bitki örtüsü, çimleri bile bir garip, çünkü onları besleyen, kanı gözyaşıyla karışmış yüz binlerce beden yatıyor altında.

Havasızlık, açlık ve susuzlukla geçen uzun bir yolculuktan sonra, “daha iyi bir Avrupa’yı inşa etmek için” insanlar, yoldaki zor şartlara dayanamayarak yere yığılan diğerlerinin ölü bedenlerine ayakları takılmadan, üstlerine basmadan inmeye çalışarak, elektrikli tellerle çevrili halüsinasyon kamplarına doğru yol alıyorlar, kurşuni karanlığın içine…

Derin bir kandırmaca, bir yalan ve dev bir yanılsama… Kamplarda “iş dışında” hayatta kalabilenlere neler vaat edildiğini gördükçe daha bir donuyor kanımız: Orkestra, hayvanat bahçesi, hastane, çocuklar için -dış sesin deyimiyle “geçici ama sürekli tekrar doldurulan”- yetimhane, engelliler için barakalar…
Dış ses, çelik soğukluğunda anlatıyor insanların yaşadıklarını. Ama bu ruhsuz bir soğukluk değil. Aksine, artık kendini en kötü sonlara hazırlamış, ne olduğunu ve olacağını çok iyi bilen, boş arazideki o kutu gibi binalara bakarken geçmişin hayaletini gören, tonuna dehşetin de karışmış olduğu bir soğukluk bu.
“Çalışmak Sizi Özgürleştirecek” diyor kapıdaki yazı. Bilemiyorlar, gerçekten özgürleştirecek miydi acaba… Gerçek olan neydi ki aslında? Hiyerarşik dizilimden ve kodlamadan bahsederken dış ses SS kumandanının kamp hayatının akışını gözlemlediğini ve kamp hakkında “hiçbir şey bilmiyormuş gibi yaptığını” söyledikten sonra ekliyor ve soruyor dış ses, barakalara doğru yol alırken:
“Kim bir şey biliyor ki? Bu kampların gerçeği, onları yapan kimselerin aşağıladıkları insanlar ve o insanların onlara karşı gösterdiği ölçülemez sabırdır. Bizim bu gerçekliği tam anlamıyla yakalama umudumuz var mıdır?”

Nasıl olabilir ki? Normal şartlarda bir çiftlikte olsaydınız, o barakalarda 52 tane atın bakımını yapabilirdiniz. Peki aynı yerde uyuyan400 insanın orada neler yaşadığını yansıtmamız gerçekten mümkün müdür? Nitekim akabinde kendisi cevaplıyor sorularını:

“Bir yatakta üç kişinin uyuduğu, saklandıkları ve korku içinde yemek yedikleri çukurlar, yattıkları yerin kendi başına tehdit oluşturduğu tahta barakalar. Hiçbir tarif, hiçbir görüntü saydıklarımızın gerçek boyutunu ortaya çıkaramaz: Bitmek bilmez, önü alınamayan korkuyu. Bunu yapabilmek için kiler ve kasa olarak da kullanılan saman şiltelere, şiddetle çekişilen battaniyeye, suçlamalara ve küfürlere, her dilde tekrarlanan emirlere, gelişigüzel kontrolleriyle ve eşek şakalarıyla aniden ortaya çıkan SS askerlerine ihtiyacımız olurdu.”

Ki eminiz, bilmesek de, bu kelimelerin altında çok daha fazla şiddetten ve acımasızlıktan oluşan kökler var. O kökler o kadar sertçe bağlılar ki cümlelere ve oralarda uyumuş insanlara, bir tanesini bile çekip alamıyoruz içinden. Zaten dokunamıyoruz da, alev almamız muhtemel çünkü sonsuz korkunun ateşe verdiği ruhlardan… Ve size şunu söyleyebilirim ki, o kavrulan ruhların yanık kokusu hala bugün o binaların içini dolduruyor. Yani sıradan bir müze ziyaretindeki gibi olmuyor izlenimleriniz. Nefes aldığınız hava çok ağır, dışarda esen her rüzgarda hücrelerde tutulan, işkence görenlerin çığlıklarını duyuyorsunuz adeta. Elektrikli tellerin üzerlerindeki kurumuş kan lekeleri sanki her şey dün orada olup bitmişçesine batıyor gözlerinize.

Saatlerce yeraltında ve yer üstünde çalışıyorlar, doğru dürüst yemekleri yok, bir kase çorba, o da bütün sistemlerini altüst ediyor, kemikleri derilerinden fırlayacak neredeyse. Tanrı dahi içeri giremiyor elektrikli tellerle çevrili bu ölüm kamplarından, girerse dokunduğu herkes ilmekten geçiyor bir bir, her gün… Duvarlarda asılan hemen herkesin fotoğrafları var, sansür yok, çünkü her şey ortada, bir şeyler saklamak için çok geç artık.

Hastanede giydiği, kağıttan kıyafetini açlıktan yiyen ve gözleri faltaşı gibi açık ölen bir adamın gözleri, kilometrelerce uzaktan dahi delebiliyor bakışlarınızı. Hayatta kalanlar kaybettikleri kilolardan kendilerini taşıyamayacak hale geliyorlar. Karakaplı defterde kim bilir isminin üzerinin çizilme sırası hangi talihsiz kadında bu sefer, ya da hangisi gönderilecek toplama kamplarının genelevine ya da gaz odasına, kucaklarında küçücük bebekleriyle, çırılçıplak… Meslekler, hikayeler çok farklı; ama sonları aynı: Über Alles İmparatorluğu’nda onlara yer yok.

Bunları okuyoruz, fotoğraflardan görüyoruz, fonda nötr kalan klasik tarzda bir müzikle, kamerayla dip köşelere kadar giriyoruz dış sesle birlikte. Yine de anlayamıyoruz, “neden”ler “nasıl”lar fırıl fırıl dönüyor… Donakalıyoruz, sonlara doğru görüntüler gittikçe sertleşiyor: Kesik vücutlar, toplu mezarlar… Susup bakıyoruz öylece. Kesilen tonlarca saç görüyoruz, tekstilde kullanılmak üzere cüzi miktara satılan uzun saçlar, odalara doldurulmuş. Kadrajın dışında başka şeyler de var bugün dahi saklanan: Odalar dolusu valizler, koltuk değnekleri, biberonlar, ayakkabılar, traş takımları istiflenmiş. Başlarına geleceklerden habersiz “daha iyi bir Avrupa’yı inşa etmek için” gelen onca insan, umudunu hiçbir zaman kaybetmemiş, bir gün evlerine geri dönerlerse diye ceplerinde evlerinin anahtarlarıyla gelmişler o kamplara. Evet, hepsi şimdi o binalarda asılı sergileniyor. Girdiğiniz her bir oda, gördüğünüz her bir eşya ya da fotoğraf yaşama sevincinizi, insanlığınızı biraz daha sorgulamanıza neden oluyor.

Orda görülen her şey size insanlıkdışı gelebilir. Ancak maalesef yapılanları bir insanın diğerine yaptığını düşünürsek, bunun insanlıkdışı olduğunu söylememiz mümkün değil. Tam tersine insanlığın gayet içinde olan, içimizde olanların dışavurumundan ibaret burada izlediklerimiz. Ki toplama kamplarını görmüş birisi olarak edindiğim deneyimlere dayanarak başta size söylediklerimi tekrarlamak istiyorum: İnanın, daha fazlasını görmek ya da bilmek istemezsiniz, gördükten sonra hemen unutmak istersiniz…

Finalde dış ses bir yıkıntıdan zoom out yaparken insan doğasını en iyi özetleyen şu cümleleri söylüyor:
“(…) Sizce gözetleme kulelerindeki o askerlerin yüzleri bizimkilerden farklı mıydı?(…) Dolaşırken, o yaşlı canavarı sonsuza dek bunların altında kalmış gibi farzederek bakıyoruz yıkıntılara. Görüntü geçmişin içinde kaybolurken içimizi yine umut kaplıyor gibi davranıyoruz. Sanki o kampların bütün kırbaç darbelerinin acısından sonsuza kadar kurtulmuşuz gibi yapıyoruz. Bunların hepsinin yalnızca bir kere, belli bir yerde ve zamanda olduğuna kendimizi inandırıyoruz. Bizi çepeçevre saran şeye bir gözümüzü kapıyor, insanlığın sonsuz ağlayışına bir kulağımızı tıkıyoruz.”

auschwitz

Geçmişe gömdüğümüz pek çok şey, hiçbir zaman tam anlamıyla ölmüyor. Çünkü Polonya’ya gittiğinizde, kolunda numaralı dövmesi olan insanlara hala rastlamanız mümkün. Sizin için bundan uzun zaman önce pek çok insan öldü, onlar içinse insanlık…

Görmezden ve duymazdan geliyoruz olup bitenleri gerçekten de. Ama kafatasımızın içindeki o bir kilo üç yüz küsür gramlık et parçasının içinde neler dönebileceğini gördüğümüz bu insanlık trajedisinin -aynı şekilde olmasa dahi- belli çaplarda, dünyanın herhangi bir yerinde tekrarlandığını hepimiz adımız gibi biliyoruz.



Comments are closed.