“Sade”ce Mustafa

Can Dündar’ın yazıp yönettiği 2008 yapımı belgesel film, Atatürk’ün ölüm döşeğinde söylediği sözlerle açılarak dairesel anlatımlı bir yapı içerir. Filmin başından, sonunda geri döneceğimiz yer gösterilir bu şekilde. Atatürk’ün en sevdiği tabloya bakarak yaptığı konuşmayla, tablonun çerçevesinden içeri geçerek, Mustafa’nın çocukluğuyla hikayenin başına varırız. Atatürk’ün gençliği, yetişkinlik dönemi, bağımsızlık mücadelesi ve Cumhuriyet dönemini ağırlıklı olarak dış ses Can Dündar’ın ağzından dinleriz.

mustafa_filmi (1)

Can Dündar’ın deyişiyle “yeni bir umut” olarak doğan Atatürk, simgesel bir anlatımla izleyiciye aktarılır.  Bu yapılırken, karanlık gökyüzünün altında toplanan bir grup sırtlanın tepesinde birden gök gürler ve şimşek çakar, bu da sırtlanları korkutup kaçırır. Oyuncuların bulunduğu sahnelerde de Atatürk’ün canlandırılışında yakın planlara yer verilmez, onu yalnızca dönemin kıyafetlerini giymiş, belli belirsiz, neredeyse bir siluet halinde görürüz. Bu aslında hem belgeseli dramatize etmemek açısından hem de Atatürk’ün tarih boyunca çekilen filmlerinde olduğu gibi seçilmiş bir oyuncunun Atatürk’ü canlandırması, ona benze(til)meye çalışması sorununun belgeselin önüne geçmemesi için alınan bir önlem olarak değerlendirebiliriz.

“Mustafa”da, Atatürk’ün kişisel hayatına dair daha fazla ayrıntının verildiğini, insani yönlerinin ön plana çıkarıldığını söylememiz mümkündür. Belgeselin ismine de dikkat edersek, içinde “Atatürk” geçmemektedir. Yalnızca ilk adı başlık olarak kullanılmıştır. Bu da bize filmdeki bakış açısıyla ilgili bir ipucu verir. Aslında bize anlatmak istenen, keskin zekalı, başarılı bir asker, iyi bir stratejist, etkili bir politikacı ve lider ruhlu olan tarihi bir karakterin arkasında bir insanın olduğudur. Yattığı odanın çok karanlık olmasından rahatsız olduğunu yaverine söyleyip “Ben karanlıkta yatamam çocuk.  Bir çare bulmak lazım” dediği anlatılırken, bu yönüne vurgu yapılmış olur.

Yurtdışında bağımsızlık mücadelesi için başlattığı hareketin basına nasıl yansıdığına ağırlıklı olarak yer verilir. Hatta bir bölümde The Tribune gazetesinin muhabiri Paul Williams’ın haberinde, Atatürk’le yaptığı röportajda onun için “Müslüman dünyasının militan lideri” nitelemesi yapıldığından da bahsedilir. Bunun gibi önemli belgeler ve mektuplar sık sık gösterilir.

Bağımsızlık savaşı ve yaptığı inkılaplar anlatılırken, lirik bir dil kullanmak yerine, bütün bunların arkasında tek başına bir insanın bulunduğu vurgusu vardır. İzmir’e 30 Ağustos’ta dönüşünün akşamında harbin bitişi şerefine zeybek oynadığının anlatılması buna bir örnektir. Müzik seçiminde de özellikle abartılardan, coşkulu marşlardan kaçınılmış, onun yerine Atatürk’ün doğup büyüdüğü Rumeli’nin türkülerinden seçmeler yapılmış, türkülerin eski kayıtlarının yanında çağdaş yorumlarına da yer verilmiştir (Manastır türküsünün piyanoda yorumlanışı gibi).

Atatürk’ün insani özelliklerinden bahsedilirken, annesiyle ilişkileri de gözler önüne serilmiş, sürgündeyken ve savaştayken birbirlerine gönderdikleri telgraflardan bahsedilmiştir. 3 yıl boyunca görüşemedikleri dönemin sonrasında annesinin isteği üzerine beraber oturmaya başlamalarını anlatırken Can Dündar, “Annesinin Mustafa’sı” nitelemesini yaptığında, aslında yine belgeselin isminin neden sadece “Mustafa” olduğu bize hatırlatılır.

Atatürk’e hiç aşık olup olmadığı sorulur, o da şöyle cevap verir: “Bizim aşık olmaya vaktimiz olmadı… Ama biz de insanız. Bizim de çarpan bir kalbimiz var. Askeriz diye kuşkuya mı düştünüz yoksa?”

İzmit’e doğru yola çıktığında annesinin ölümünü haber aldığını anlatırken Can Dündar bu kez: “Ona Mustafa diyen kimse yoktu artık.  Başsağlığı dileyenlere de dediği gibi ‘Acil görev, büyük validemiz vatanı yaşatmak’tı.” der. Atatürk’e “Mustafa diyen kimsenin kalmamış olması”, bize Sina Akşin’in, onun ölümünden sonraki yıllarda ortaya çıktığını söylediği “tören Atatürkçülüğü”ne yapılan bir gönderme olarak düşünülebilir. Akşin’e göre özellikle 1950’li yıllardan itibaren Atatürk filmlerinin çekilmesi sorununun arkasında Atatürk’ün mitleştirilmesi yatmaktadır (akt. Duruel Erkılıç, 2002; 42). Bu durum da Atatürk’ün herhangi bir şekilde canlandırılması tabu haline gelmiştir. Yalnızca soyismiyle anılan, siyasi ve askeri başarılarıyla hatırlanacak “kusursuz” bir lider olarak gösterilmeye başlamıştır.

Filmde Atatürk’ün özel hayatına değinilirken, gençliğinde Corinne’ye yazdığı aşk mektupları Can Dündar’ın sesiyle okunur. Ancak Corinne’nin kim olduğunu görmeyiz, onun yerine mektupların orijinal kopyalarını görürüz. Bir dönem çokça vakit geçirdiği Fikriye Hanım’ın intihar edişi, Vatan Gazetesi’nde yazıldığı gibi aktarılır. Latife Hanım’la olan evliliğinin de “sancılı” olduğu belirtilmiş, Atatürk’ün daha sonra bu birliktelik için “Yaptığım en büyük hata evlenmekti. Orduları idare ettim; ama bir kadını idare edemedim” dediği söylenmiştir.

Cumhuriyeti ilan ettiği gün anlatılırken, bir yandan siyasi kimliğinin halk tarafından kabul edilmesi açısından bir dönüm noktası olması üzerinde durulur.  Atatürk’ün öyle bir günde o kadar kısa konuşmuş olmasının nedeni, yeni yaptırdığı dişlerinin yerine oturmamış olmasını Afet İnan’a yaptığı açıklamayla ortaya çıkar.

Türk Genel Devrimi olarak adlandırdığı inkılapları bir bir gerçekleştirirken, her birinin arkasında kişiliğine ve yaşantısına dair bize ipuçları verilmektedir. Örneğin eğitimin laikleştirilmesi yönünde medreseleri kapattırdığında, aslında “çocukken Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını almış” olduğu söylenir.

Can Dündar, Atatürk’ün bıyığını kesmesini, askeri hayatının bitişini simgeleyen bir değişiklik olarak bize anlatır.  Hemen ardından Medeni Kanun’un, takvimin ve saatin Batı’ya uydurulduğunu söyler.  Bu şekilde, Atatürk’ün bıyığını kesmesinin batılılaşma sürecinde halka örnek olmak için attığı bir adım olduğunu da bize düşündürür.

Siyasi gücünün kurulan muhalefet partisi ve isyanlar yoluyla azaltılmasını engellemek için Takrir – i Sükun Kanunu’nu çıkardığını, bu şekilde erki yalnız kendi elinde bulundurduğu anlatılırken, Dündar’ın deyişiyle, İzmir’de ona düzenlenen suikast girişimi, bir dönemin de sonunu getirir. Çünkü Atatürk’ün yakın arkadaşlarının sanık olmaları, neredeyse son anda affedilmeleri ve geri kalan zanlıların idam edilmesi söz konusu olmuştur.

Mussolini’nin heykeltıraşı Atatürk’ün heykellerinin yapılması için Türkiye’ye çağrılınca Mussolini’ye yazdığı mektupta söylediklerinin aktarılması, yine Atatürk’ün kişiliğine dair bize bilgi verir:

“Kemal Paşa az konuşuyor, çok düşünüyor. Bazen emir verici bir görünüme, bazen insanı duygulandıran, çocuksu, tatlı bir havaya bürünüyor. Duygusal açıdan düş kırıklığına uğramış olduğunu sanıyorum. Çok acı çekmiş olduğu belli”.

Siyasi gücü elinde toplamasıyla ilgili olarak da muhalefeti susturması vurgulanır. Devrimini bu şekilde pekiştirir. Can Dündar bunu anlatırken de, Atatürk’ün tek başına heykelleri art arda kadraja girer. Üniformalı, tek başına ya da at üstündeki heykellerini görürüz. Hepsi de alt açıyla gösterilir, ki alt açıyla çekilen her şey sinemada yüceltmenin, büyütmenin bir yoludur. Sonrasında da Avrupa basınında, muhalifi bulunmayan, tek şefli, tek partili bu yönetimin bir dikta rejimi olarak nitelendirildiği anlatılırken Fransız gazetesi Le Temps’ten alıntılar yapılır.

İnkılapları gerçekleştirirken, çıktığı üç haftalık yurt gezisinde halkın şikayetlerini dinlerken, aslında “hızlı koşmaktan, arkasındakileri göremediği” söylenmektedir. Atatürk’ün şikayetlere moralinin bozulup, bütün bunlarla tek başına mücadele etmek zorunda kalmış olması, özel kalem müdürü Hasan Rıza’ya (Soyak) söylediği şu cümlelerle vurgulanır:

“Bunalıyorum çocuk, büyük bir ızdırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde sürekli dert dinliyoruz. Her taraf yokluk, maddi manevi perişanlık içinde. Maalesef memleketin hakiki durumu bu. Beni en çok üzen şey de nedir bilir misin? Herkesin tevekkül ve rehavet içinde tüm iyilikleri benden beklemesi. Nihayet ben de insanım be birader, kutsi bir kuvvetim yok ki!”

Kurduğu planlar sırayla gerçekleşirken, geri planda kalarak “çocukluğundan beri hayalini kurduğu hayata kavuşması”nın yanında, yapacak hiçbir işi olmamasından, “ekseriyetle yalnız olduğu”ndan yakındığı anlatılmıştır. Sofrasının tekdüzeliğinden, sofrada oturan insanların bile aynı insanlar olmasından bunaldığını söylediğinden bahsedilmiştir.

“Gel Gitme Kadın” adlı şarkıda gözleri dolmaya başlayınca masadakilerin “onu yalnız bırakmaları” da, Atatürk’ün yalnızlığına yapılan bir vurgudur. Sabiha Gökçen ertesi gün neden o şarkıda ağladığını sorduğunda da verdiği cevapta, aslında ölüm korkusunun onu üzdüğünü kapalı bir dille ifade ederken, ” (…) Unutma ki Mustafa Kemal’ler de insandır ve onlar da zaman zaman ağlamak isterler” demiştir.

Atatürk’ün dünya basınında zaaflarının görülmesinden rahatsız olması da şu cümlelerle aktarılmıştır:

(18 Mayıs 1938, Fransız gazetesinin “Atatürk’e Felç Mi İndi?” başlıklı haberine karşılık olarak) “(…) Bu, Atatürk’ü öfkelendirdi. Sağlığının bozuk olduğu haberi, Hatay davasını zora sokabilirdi: ‘Treni hazırlayın, yarın yola çıkıyorum.’ dedi, ‘Görsünler bakalım, sağ mıyım, ölü müyüm?’

Son günlerine doğru, Atatürk’ün farklı yaşam tarzıyla imza attığı başarıları özetleyen Fransız gazetesi Poque, Atatürk’ün hastalığıyla ilgili olarak şöyle bir haber yazdığını görürüz:

“17 Ekim 1938: Çağımızın en güçlü ve en olağanüstü adamlarından biri olan Atatürk, ızdıraplı bir karaciğer hastalığından rahatsız. Etrafında hiçbir gürültüye, hiçbir harekete tahammül edemediği belirtiliyor. Bütün hayatı hareketli geçmiş bir eylem adamı için ne garip, ne ağır mukadderat! Ve Kemal Paşa, henüz 60’ında bile değil. Dansı, içkiyi, gece hayatını seviyordu. Ama zevke düşkünlüğü onun muazzam bir eser yaratmasına, muhteşem bir devrimi başarmasına ve saygı uyandıran bir ulus yaratmasına engel olmadı.”

Bu haber, aslında filmin ana temasını da özetler niteliktedir. Atatürk’ün hayatı boyunca yapmaktan zevk aldığı şeyler, gerek geliştirdiği stratejileri, gerekse tek başına başardığı sosyal değişimi , büyük bir devrimi gerçekleştirmesinin önünü kesmemiştir.

Belgeselin sonu, başında başladığımız yerde, yine tabloda sona erer. Tablonun en önemli özelliği, Atatürk öldükten sonra Dolmabahçe’deki “Kendisine Aittir” notuyla kaydedilen üç eşyadan birisi olmasıdır.. Bu tablo, belgeselde söylendiğine göre, ona doğup büyüdüğü Rumeli topraklarını hatırlattığı için duvarında asılıdır.



Comments are closed.