Takvimlerden Haberin Var Mı? : Kosmos

80’li yıllarda yaşanan sosyal ve ekonomik değişimlerin getirdiği sektörel bunalım 1990’lar sinemasına da yansımış, Türk sinemasında film üretiminde ciddi oranda bir düşüş görülmüştür. 12 Eylül sonrası siyasal ikliminde film anlatıları ve konuları 80’lerin “bunalım sineması” yılları olarak anılmasına neden olmuştur. 90’ların ikinci yarısından itibaren Eşkıya (Yavuz Turgul, 1996), Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996), Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997) ve Kasaba (Nuri Bilge Ceylan, 1997) gibi filmlerle Türk sineması gerek popüler sinema, gerekse “sanat sineması” kulvarında önemli bir üretim sürecine girmiştir. Eşkıya ile başlayan bu süreçte uzun bir aradan sonra seyirci tekrar Türk filmleri izlemeye başlamıştır. Sanat sineması örnekleri, her ne kadar geniş bir izleyici kitlesiyle buluşamasa da festivallerde kazanılan ödüllerle sesini uluslararası platformda duyurmaya başlamıştır. 1990’ların ikinci yarısından itibaren sanat sineması (bağımsız terimi de kullanılmıştır) örneklerinde “öteki”lerin anlatıldığı, gerçekçilik kavramının sorgulandığı bir sinema dili oluşmaya başlamıştır.

Reha Erdem, bu dönemde filmler çekmesine rağmen, gerçekçilik akımının tam tersi bir sinema anlayışı izlemiştir filmlerini çekerken. Gerçekliği sinemanın kendi içinde kuran, zamanı ve mekanı sinemasal anlamda yeniden yaratan Reha Erdem, sinemada anlatının en temel bu iki öğesinin ucu bucağı olmayan kullanımında kendine özgü bir anlatım oluşturur. Onun gerçekçilik anlayışı “hayatın içinden” olmayan bir nitelik taşır. Mekanı sinemanın kendi içinde gerçek bir mekandır, zamanı da ona göre akan bir zaman dilimidir.

Ritm duygusu, Reha Erdem için bazen hikayenin de önüne geçecek kadar önem kazanır (Acar, 2009; 22), bunun belirgin bir örneği Kosmos’ta görülür.

Reha Erdem’in anlatmak istediği hayatların hikayesi değil, aslında kavram olarak hayatın kendisidir, kendi ritmidir. Hayatın yaşandığı mekanları da şehir hayatının tekdüzeliği şeklinde ifade etmek yerine parçalı bir şekilde göstermeyi tercih eder.

kosmos-4

Kosmos’un ana kahramanı olan bu adamın geldiği yer nasıl belirsiz ise geldiği sınır şehrinin neresi olduğu da öylesine belirsizdir. Film boyunca kentin adı telaffuz edilmez. Bu açıdan anlatılan öyküyü mekan kimliğiyle bize dikte etmez. Öykü kendini anlatırken soyut bir mekan kurgusu oluşturulur. Film boyunca o şehrin neresi olduğu telaffuz edilmez; ama karakteristik özellikleriyle bize olayın Kars’ta geçtiği bir şekilde verilir. Yine de “olay Kars’ta geçmektedir” denemez. Kars’la benzerlik taşıyan, gerilimli bir “sınır şehridir” gördüğümüz.

Sinema filminin kendi içindeki gerçekliğinin en önemli unsuru olan zamanın da filmle olan bağını görürüz bir yandan. Meydanda yelkovanı kıpırdamayan, belli aralıklarla duran bir saat vardır. Bu da bize aslında zaman kavramının zamansızlığının dahi o şehre özgü olduğunu anlatır.

Mekanların kimliği seslerin karakteristiğiyle oluşur bir şekilde. Kahvehanede astımı olan terzinin aritmik öksürüğü ya da şehir görüntülerinde karga seslerinin hakim oluşu örnek olarak verilebilir. Yine de mekanlardan ziyade olayları bağlarken de ses devamlılığına rastlamamız mümkündür. Örneğin karanlık şehir görüntüsünün üzerine bindirdiği madeni sesleri, aynı şekilde hızla ağaca tırmanabilen Kosmos’un “üstün” yeteneklerini sergilerken de duyabiliriz, ya da çocukla şehre düşen uyduyu görmeye giderlerken de aynı madeni sesleri duyabiliriz.

 

Uydunun düştüğü sahne de, bize zaman – mekan algısı üzerine bir hatırlatma yapar. Uyduya benzeyen cisim, aslında zamandan ve mekandan bağımsız bir nitelik taşır. Gökten düşüverir, belli bir zamanda belli bir yere düşmez. Düşmesi bir nedensellik de taşımamaktadır.

İlginç olan bir mekan da, aralarda sıklıkla kesme yapılan danaların kesildikleri mezbahadır. Olayları “gözleyen” konumda gözüken hayvanlar, filmde ara ara Neptün’ün babasının çalıştığı kesimhanede kesilir ve bu bize bütün ayrıntılarıyla gösterilir. Reha Erdem bize bunu özellikle hatırlatmak istediğini söyler. Savaşı istemeyen insanlar olarak aslında her gün yaptığımız katliamın unutulması, akşam et yenmesiyle hayvanların kesilme süreci arasında yoğun bir kopukluk olduğunu vurgular. Mezbaha mekan olarak bu açıdan önem kazanır. Erdem için bu, kendinin de aslında dahil olduğu insanlığın ikiyüzlülüğüyle izleyicinin yüzleştirilmesiyle izleyiciye karşı dürüstlüğün bir göstergesidir (Acar ve Yücel, 2009: 181).

Kosmos, alabildiğine “cesur ve bağımsız”; bir o kadar da naif bir karakterdir. Neptün’le aralarında kurulan ilkel ilişki, konuştukları kuş dili, belediye binasındaki bütün yazılı kağıtları uçuşturacak kadar yoğun ve kuvvetlidir. Filmin içinde bir durup bir esen rüzgar da tıpkı bu dilin kullanımı gibi, mekanın tamamlayıcısı haline gelir; mekanlar, sesle bir kimlik kazanırlar (2009; 173).

Şehre düşen uydu da büyük merak uyandırır. Aslında uydu, teknolojiye yapılan bir eleştiriden ziyade, halkın kuvvetli inancının olduğunu bildiğimiz mucizeler ve “işaret”lerden biri olarak görünür filmde. Aslında o düşen uydu da bir şekilde evrenin düzeninin simgesidir. Reha Erdem onu daha çok “Yukarı fırlattığımız bir şeyin kafamıza düşmesi” şeklinde tanımlar (2009; 178).

Peşpeşe kesmelerle “ağlayan danalar”dan sonra Kosmos’u da ağlarken görürüz. Aynı histerik ağlayışla onu ilk kez hızla inerken gördüğümüz karlı tepeleri koşarak çıkmaya başlar. Nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, nereye gittiği hakkında hiçbir fikrimiz yoktur.

Finalde de film içinde sık sık gördüğümüz dolunay, aniden gökyüzünün derinliklerinde küçülerek hızla kaybolur. Bu da aslında bize bir şekilde “Kendi zamanımı oluşturmaya çalışıyorum” diyen Reha Erdem’in filmin kendi zamanı hakkında söylediklerini vurgular niteliktedir. Ay, nedensizce ya da sırf film bitti diye kaybolabilir ortadan.

Reha Erdem, çektiği Kosmos filminde zamanı, filmin kendi içinde tanımlamış ve bize o şekilde yansıtmış, bizim kendi zaman algımızı filmde aramamızı engellemiş ve hayali bir şehirde bize hayatı anlatmıştır. Hayatımızın zaman kazanmak, zamanı ve parayı yönetmek üzerine kurulu olduğunu söyleyen Erdem’in Kosmos’ta kurgu yöntemiyle de neredeyse eğip büktüğü zaman, bize gerçeklikten çok sinemasal gerçekliği sunmuş, zamandan bağımsız bir hikaye anlatmıştır.

Zaman kazanmaya endeksli hayatımızın ayrıca unutmayı da beraberinde getirdiğini söyler (2009; 188). Sıklıkla gösterdiği hayvanların kesimleri ve hem her şeyden habersiz hem de başlarına ne geleceğini tahmin eder bakışlarıyla danaların, evrenin düzeni üzerinde nasıl bir zulme maruz kaldığını gösterirken “unuttuklarımız”a da dikkat çekmiş olur.

Kullandığı mekanları, evleri teatral bir şekilde aydınlatarak gösterişten uzak, yeteri kadar gösterdiği filmi Kosmos’ta, dolunayı uzun uzun göstermesini de, kendi söyleyişiyle “güneş ve ay zamanının (…) megapol için daha ürkütücü bir insani zamanın simgesi olmasıyla” ilişkilendirmemiz mümkündür



Comments are closed.