Başka Dünyanın Cehennemine Hoşgeldiniz: Kontroll

Öyle bir yere götüreceğim ki sizi, burada herkes deli, hayatın kendisi bile deli.  Hazırsanız başlıyoruz:

Ama durun bir dakika, önce yönetmenin arkadaşı Aba Botond, yani Budapeşte’nin taşımacılık şirketinin sözcüsü az sonra izleyeceklerimizin gerçekle ilgisi olmadığına dair ufak bir konuşma yapıyor bizlere.  Yönetmenin hep iyiyle kötünün arasındaki mücadeleye odaklandığından bahsediyor.  Ve belki bizim de kendi ülkemizde duymak isteyeceğimiz tarzda sözcükler dökülüyor ağzından:  “Kötü temsil edildiklerini düşünerek bundan hoşlanmayan meslektaşlarımın aksine ben bir yönetmeni destekleyebildiğimiz için mutluyum.”

Hemen ardından, elektronik atmosferiyle bütün filme hakim olacak olan Neo’nun bir parçası çalıyor.  Karanlıktan kırmızı dumanlar çıkarak “Kontroll”u getiriyor gözümüzün önüne.  Anlıyoruz ki, izleyeceğimiz karanlık bir hikaye.  Hah, nihayet geldik:

Ve işte karşınızda Budapeşte metrosu!

kontroll-140

Hiç öyle siz izleyeceksiniz, hikayelerine tanık olacaksınız diye makyajlamamışlar mekanı.  Yerdeki çöpleri bile özensizce dağılmış vaziyette her yere.  Floresan ışıklar güneşin yerini almış.  Bizi alabildiğine gri ve Doğu Avrupalı haliyle karşılıyor, gösterişe hiç ihtiyacı yok.

Matematikte hani ” ‘ ” diye kullandığımız işaret vardır ya, “üssü” diye okuruz, bu metro da aslında Dünya değil de Dünya’ bir yer. Ters simetriği gibi bir nevi.

Genel olarak bir filmde düşündüğümüz karakterler, ilk intiba ve tanışma açısından önemlidir.  Seyirci olarak hangi türde bir film izlersek izleyelim, o en başında gördüğümüz ve kamerayla birlikte takip ettiğimiz karakterle hızla bir bağ kurarız.  Burda o bağı daha ilk dakikalarda koparıyor yönetmen.  Yalnız başına yeraltına inen sarhoş kadın, kim bilir neler neler içtikten sonra bir de şampanya patlatıyor metroda, ilginçtir, pek bir şey kutlar gibi bir hali yok.  Metronun gelmesini bekleyen asi görünümlü bu kadın bile, kırmızı topuklu ayakkabılarının üzerinde zor durmasına rağmen sarı çizginin arkasına geçerek bekliyor, kurallara bu şekilde uyuyor.  Ama…

Birkaç plan sonra maalesef kendisinden tek kalan, o kırmızı ayakkabısının teki oluyor.  Alkolik Cinderella, kim olduğu belli olmayan biri tarafından önüne itildiği metroyla yeraltında sonsuz bir yolculuğa çıkıyor.

Kontroll, adından da tahmin edebileceğimiz gibi “kontrol”den geliyor.  Metrodaki bilet kontrolörlerinin kollarında cırt cırtlı olarak üzerinde Kontroll yazan armalardan var.  Bir üniformaları yok, yolcuları hazırlıksız yakalayabilmek için, tıpkı silah çeker gibi çıkarıyorlar bunları ceplerinden.  Hatta kendileriyle ters konuşan insanlara bile bu armayı taktıktan sonra:  “Şimdi tekrar söyle bakalım, ne diyordun?” deyiveriyorlar.

Filmin asıl karakterinden ziyade yan karakterlerle samimi oluyoruz önceleri.  Kontrolörlerden Muki, sabahın köründe, metronun ışıkları yanar yanmaz, ketçapla patates kızartması yiyor.  Profesör lakaplı meslektaşıyla kavga ederlerken, beklenmedik bir şeyle karşılaşıyoruz:  Muki, tabağın en ketçaplı yerine doğru küt diye bayılıyor!  Öldü zannediyoruz, işe yeni başlayan Tibor gibi, korkuyoruz.  Ama öğreniyoruz ki, Muki narkolepsiden mustarip.  Filmin en önemli komedi unsurlarından birisi bu:  Çünkü en heyecanlı yerlerde, Muki tam otoritesini kullanmaya kalktığında, sinirlendiğinde, tepki vermesini beklediğimizde, pat diye düşüp uyuyakalıveriyor!  Muki’nin narkoleptik “nöbetleri” aslında bize, izlediğimizin bir film olduğunu hatırlatan bir unsur oluyor anlatı içerisinde.

mlXdaPNgZ5mEKldfkLgJ8qaRFPY

Bu arada yeni bir cinayet işleniyor, yine birileri metronun önüne itiliyor ve ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz:  Metronun önünde birileri yemek tarifi veriyor, kontrolörler olayı izlerken.  Kim olduğunu daha sonra görüyoruz:  Parçalanan etleri toplayan sağlık yetkilisi, torbayı tutan adama pişirme tekniğiyle ilgili sorular soruyor, baharatına kadar!  İşe yabancılaşmak böyle bir şey olsa gerek, diyoruz içimizden.

Misafir olduğumuz metroda, hiçbir şey göründüğü gibi değil.  Kontrolörlerin arasında sıkı bir rekabet var.  Birbirleriyle yarış halindeler.  Ama bizi en çok Bulcsú (Bulçu, diye okuyoruz) ve arkadaşlarının oluşturduğu beşli ilgilendiriyor:  Profesör, Tibor, Muki ve Lecsó (Leço).  Görüp görebileceğimiz en aykırı ekiplerden biriyle karşı karşıyayız.  Diğer kontrolör takımları karakter, boy ve giyim tarzı olarak birbirleriyle oldukça benzerlik gösterirlerken Bulcsú’nun ekibi oldukça heterojen, farklı yaşlardan ve tiplerden oluşuyor.  Kimi aklıselim, kimi “temiz” deli, kimisiyse cinsel arzularını tatmin etmeyle ilgili sorunlar yaşıyor.

Bulcsú’nun en büyük rakibi Gonzo’nun takımı.  Gonzo’yla Bulcsú, raylarda ölümcül bir yarışa giriyorlar.  Ekipteki herkes, Bulcsú’dan daha heyecanlı.  Özellikle Muki.  Hepsi bir Rezervuar Köpekleri havasında karşılaşıyor Gonzo’nun takımıyla.

Bulcsú, yarışı kazandığı gibi Gonzo’yu da ölümden son anda kurtarıyor; ancak Bulcsú’da eksik olan bir şey var:  Hırs. Kazanmasına ekiptekiler kadar sevinmiyor bile: “Ben eve gidiyorum” diyerek ortadan kayboluyor.  Bulcsú, sonradan öğrendiğimiz üzere, “metropol sendromu” olarak adlandırabileceğimiz, “sürekli kazanmaya odaklı bir hayatı yaşarken kaybetmekten korkar hale gelmek” durumundan oldukça sıkılmış, çığır açabilecek bir projeyi bile yarıda bırakıp, “kontrol”ün kısmen de olsa elinde bulundurduğu yeraltına inmiş.  Evi, daha doğrusu “home”, yani yuvası, metronun kendisi.  Işıkları otomatik açılıp kapanan, soğuk, pis, yatağı olmayan bir ev.  Uzun zamandır yeryüzünü görmüyor, hatta oradan korkuyor, yürüyen merdivenlere bile yaklaşırken tedirgin oluyor.  Henüz yüzleşmeye hazır değil “yukarıyla”.  Önce karşılaşması gereken biri var:  Masum insanları metronun önüne iterek kaçan, siyah kapüşonla gezen katil.

Tam bunların karamsarlığı içindeyken, metrodaki eşcinsellerin, kadın tüccarlarının, uyuşturucu bağımlılarının oluşturduğu palete bir renk daha ekleniyor:  Pembe ayıcık kostümlü güzel bir kız.

Aralarındaki ilişki, klasik flört hikayesine benziyor aslında.  Ancak bağlam o kadar farklı ki, gülmeden edemiyor insan.  Bulcsú: “Bildiğim güzel bir yer var, sana kahve ısmarlayayım” diyor ve onu metrodaki kahve otomatının yanına götürüyor.  Kız soruyor: “Buralara sık gelir misin?”

Bulcsú cevap veriyor:  “Yalnızca güzel bir kızı etkilemek istediğim zaman”.

Ayıcık kostümlü kız, rüyalarına giriyor sonrasında, elinden tutup onu yine metroda, yani aklının derinliklerinde karşılaştırıyor en büyük korkusuyla:  Gizli bir dehlizde korkuyla titreyen katili gördüğünde kararını veriyor Bulcsú.

Bir yandan kontrolörlerin gerginliğinin git gide arttığı bir kurgu izliyoruz:  Halk, onların otoritesini göz ardı ediyor, bu onları daha çok kızdırıyor.  Öyle ki, Tibor bir ara kendisine biletini göstermeyen kadına “Kocanı da al getir, burada kral benim!” diye bağırıyor. Yeraltının kralları onlar, bir kadının kocasından dayak yeseler bile.

Ayı kostümlü kızın babası Béla’yla tanışıyoruz bu kez.  Şoför mahallini kendi evi gibi süslemiş (eminim size de bir yerden tanıdık geliyordur).  İçinde Meryem resimleri, mumlar bile var.  “Makamına” boncuklu perdelerden girebiliyorsunuz.  Béla, “yukarda” tren kullanırken kaza yapınca, “aşağı” inmek zorunda kaldığını öğreniyoruz.  Metro, yeryüzünden “düşenlerin” mekanı aslında.

Bahsetmeyi unuttuğum birisi daha var:  Kontrolörlerin korkulu rüyası, asla yakalanamayan, kovaladıkça kaçan kaykaylı genç Bootsie.   Bulcsú’nun ekibinin en çok başını ağrıtan Bootsie’nin onlardan kurtulmak için kendine özgü yöntemleri var hep.

Uykusunda ona yol gösteren bilge baykuş bile Bulcsú’nun onu yakalamasını sağlayamıyor maalesef.  Ama Bootsie, zaten bu “yaramazlığının” bedelini hayatıyla ödemek zorunda kalıyor.  Hiçbir kötülük cezasız kalmaz Bootsie, üzgünüz.

Başta da dediğim gibi, herkes deli bu metroda.  Hiç yukarda değiliz, hepimiz aşağıdayız, dipteyiz, en sondayız, ötesi yok.  Daha fazla alçalamayız hiçbirimiz, daha fazla yozlaşamayız.  Ama bütün bunlara rağmen gülüyoruz, deliler gibi.  Ayı kostümlü kız, babasına bu yüzden soruyor aslında:  “Baba, sence ben garip miyim?”

Béla, kızından çok filmin geneline, hatta seyirciye dair yöneltilen bu soruya en güzel cevabı veriyor:  “Neyse ki öylesin”.  Neyse ki hepimiz tuhafız, bunu söyleyince izlerken bir rahatlama hissediyoruz.

Bir metro partisi, olayları çözmeye başlıyor, tıpkı cinayet romanlarındaki gibi.  Bulcsú, bir kere katilin kaçmasına izin vermişti; ama bu kez ileri atılmaya kararlı.  Zihninin en derinliklerine beraber giriyorlar katille, küçük odalarda, gizli bölmelerde dövüşüyorlar, dışarıda kimsenin umurunda değilken.  Ve Bulcsú, projesini yarım bıraktığından beri ilk kez kendini tamamlanmış hissediyor. Gücünü yeniden topluyor, uzun zamandır ilk kez başarısından tatmin oluyor.  Sıra kızı almaya geliyor.  Ayı kostümlü kız, bu kez onu kostümlü metro partisindeki melek kıyafetiyle bekliyor merdivenlerin başında.  Karanlığın inadına aydınlık, “cennet yeryüzü”ne çıkan merdivenlerde buluşuyorlar.  Kız onu tutuyor ve öpüşerek “yükseliyorlar”.

Belki Muki psikiyatristin seansıyla bile iyileşmiyor bağırırken düşüp horlamaya başlıyor, belki profesör hala ceza yazdığı yolcuların ona işkence ettiğini görüyor rüyasında, Tibor hala yeniyetmelikten kurtulamıyor.  Ama hala umudumuz var:  Deliler de “yükselebilir” bu hayatta, metroda yaşasalar bile!



Comments are closed.