İnsafsızın Hakkından Sulugözlü Gelir: Ichi the Killer

İlk önce sarı saçları dikkatimi çekti. Giydiği ilginç kareli gömlekleri, çizgili pantolonları, boncuk işlemeli pembe ceketi saymıyorum bile. Yüzüne tekrar baktım, irkildim; ama o yaratıcılığa da hayran kaldım, ne ilginç bir katil portresi:

–  Ichi kim? Sen misin?

Bana baktı, sigarasından bir nefes çekti. Ve o nefes, iki köşesinde halka küpelerin olduğu dudaklarından değil, solungaç gibi yardığı yanaklarından dışarı çıktı. Ağzım açık kaldı, yalnızca iki kelime söyledi:

– Watashiwa Kakihara-desu (Benim adım Kakihara).

– Seni bu hale kim getirdi Kakihara? Anjo mu?

Kakihara, sigarasından bir nefes daha çekti, yine yanaklarından çıkardı:

– Hayır, Anjo beni sever, ben de onu. Patron Anjo kayıp. 30 milyon Yen’le birlikte.

O sırada borçlarını ödeyemedikleri Yakuza patronlarından biri gelip Kakihara’nın ensesine bir tane patlattı:

– 300 milyon Yen, gerizekalı herif!

Elimde olmadan güldüm:

– Bu kesik yanaklarla bana Batman’deki Joker’i hatırlatıyorsun.

Yapay solungaçlı sarışın Japon Kakihara, ben orda yokmuşum gibi davrandı. O sırada Yakuza patronu araya girdi:

– Borcunuzu ödeyin!

Cevap olarak patrona baktı, sigarasını bir yana bıraktı. Biber yeşili bir kumaş parçasını boynuna bağladı, her an bir şeyler yemeye hazır gibiydi. Arkasındaki kırmızı duvara baktım. Üzerinde çiçek desenleri olan kan kırmızısı duvara. “Kan” kırmızısı, ilerleyen dakikalarda da görmekten kaçamayacağım bir renk olacaktı:

– Borcumuzu size ödeyemeyeceğimiz için üzgünüz. Size en içten özürlerimi sunmak istiyorum. Zevkimin kaynağını sizin için feda edeceğim.

Mosmor dilini çıkardı. Ve o kılıcı… Japon çeliğini bilirsiniz, tülü bile havada ikiye ayırır uçarken. Gözlerime inanamıyordum, iyice yaklaştım, bu gerçekten oluyor olamazdı! İzleyen patron az kaldı bayılıyordu.

Telefonu çaldı, az önce kendi dilini kıtır kıtır kesen o değilmiş gibi, yalnızca konuşması hafif peltekleşerek, sızlanmadan, inlemeden döküldü ağzından kelimeler. Biraz kan tükürdü, o kadar.

Sonrasında aralarda İngilizce’yi kendinden beklenmeyecek kadar akıcı konuşan, bunu nasıl yaptığını soran güzel Karen’a dönüp şunları söyledi:

– İnsan vücudu kendini yeniler, bir şey olmaz.

Birden sokaklarda buldum kendimi. Ama nerede olduğumu kestiremedim. Işıl ışıl, rengarenk tabelaların önünden geçtim, hızla bir bisikletliyi takip ettim, iki yanımdan insanlar, gri duvarlar geçti. Her şey o kadar sallantılıydı ki! Eroinden olmalıydı. Çetedekilerden ödünç almıştım. Hatta bir ara gözlerim bayat balık gibi bakmaya bile başlamıştı, her şeyi yuvarlağımsı görüyordum. Bana meditasyon yap, iyi gelir dediler.

O sırada onu gördüm… Ultra-anti, gayet na-süper, pek gergin, titrek, bebek yüzlü kahraman, ya da katil… Hangisini seçerseniz:

– Ichi, seninle tanışmak ne büyük…

ichi-the-killer-3

Birden ağlamaya başladı. Şaşırdım:

– Ichi, neden ağlıyorsun?

Karşısındaki kadına baktı. Hormon seviyesinin yükseldiğini hissetmişti, pantolonuna baktı. Ancak kadın çok kötü durumdaydı, kendimi tutamadan bağırdım:

– Yetiş Ichi! Bir şeyler yap!

Ichi yetişti yetişmesine; ama vurayım derken öldürdü deyimi vardır ya, tam da öyle. Adamı paramparça etti ki tabir, caiz olmanın ötesine geçmişti! Yine şaşırdım. Ama kanın fışkırma şekli kıkır kıkır gülmeme sebep oldu, yönetmene döndüm:

– Sevgili Miike, demek ki Tarantino bu tekniği senden öğrenmiş.

Bu kez kadına yöneldi. İstediğin gibi, adamı öldürdüm, artık seni ben döveceğim, dedi. Kadın histerik kahkahalar atarken, onun da başını vücudundan ayırdı. Yanına gittim:

– Ichi, sen ne yaptın? Hani günü de kurtardıktan sonra kızı alıp gidecektin? Eee, şimdi onu da öldürdün, ne olacak? Ödülünü kendi ellerinle öldürdün sen, farkında mısın?

Ichi önce cevap vermek istemedi, ağlamaya başladı. Biraz sakinleşir gibi olunca konuşabildi:

– Lisedeyken gözümün önünde bir kıza tecavüz ettiler. Engellemeye çalışınca zorbalar üzerime geldi.

Az önce tanık olduğum vahşetin üzerine söylenen şu iki cümle, haksızlığa zamanında sesini çıkaramamış, ancak sonradan kendini adaleti korumaya adamış bir Amerikan kahramanı filmi için yeterli olabilirdi. Ama burada, havada asılı kaldılar. Hiçbir işe yaramadı, hiçbir şeyin üzerini örtemedi. Her yere saçılmış organlar, alabildiğine gore, alabildiğine tuhaf, hiçbir sosyolojik açıklamanın tatmin edemeyeceği bir boşluk yaratıyordu. Ve o boşlukta aynı sözleri bana bir kez daha söyleyecekti, hem de geçmişte hiç olmamış olayda kurtaramadığını sandığı kızı öldürdükten sonra.

Jijii’yle konuşurlarken Karen, Ichi’den hoşlanmıştı. “Patron Anjo’nun kadını”, akıcı İngilizcesini kullanarak komşunun köpeğini nasıl öldürdüğünü anlatan güzeller güzeli, bir o kadar da vahşi Karen, Ichi’yi kurtarmak istedi: “Beni hatırlamadın mı? O kız benim” dedi ona. Ichi “heyecanlandığı” için onu “sakinleştirmek” istedi. Siyah postişli ceketiyle, kara bir melek gibi yanına geldi. Ama ne komşunun köpeğini boğarkenki vahşiliği, ne de “Acı vermek ciddi bir iştir” diyerek onu eğitmeye çalışan Kakihara’yla yaptıkları antrenman kurtarabildi onu. İşte o zaman Ichi, geçmişiyle ilgili bu iki cümleyi dönüp bana tekrar söyledi. Bu iki cümle o boşlukta yankılandı hatta. Bir düğümü daha bıçaklı mahmuzlarıyla “kopararak” çözüp, klasik arınma isteğimi bir kez daha kanla yok etti. Ama onun umrunda olmadı, olmayacaktı da.

Ben başka bir şey söyleyemeden Ichi yine ağlamaya başladı. Timsahlar da avlarını yerken ağlarlarmış ya hani. Ama Ichi, bir çocuk gibi ağlıyordu, bağıra bağıra. Arkasını dönüp gitti. Kostümündeki 1 sayısı, normal hayatı bir Clark Kent’inki kadar bile eğlenceli olamayan, depresif na-Superman Ichi’den arda kalan tek şeydi o 1 sayısı, tıpkı Ichi gibi (“Ichi” Japonca’da “1” demek). Karanlıkta parlayarak yavaş yavaş kayboldu.

Bir ara Jijii’nin yanına tekrar gittim. Çeteleri birbirine katan, boyuna aldanılmayacak kadar güçlü ve kaslı, yüzünde yumuşak gülümsemesiyle insanı hipnotize eden Jijii. Jijii, bir Profesör X, hatta belki Alfred; ama kesinlikle Robin değil. Onun işi ikna, icraat değil. Kumanda onun elinde. Ichi, kendisine gelen emirler dışında konuşmuyor, video oyunları oynuyor, aşk hayatı oldukça başarısız ve yalnız. Spiderman’den daha şanssız, Superman’den öte Clark Kent ve bütün Marvel karakterlerinden daha anti – kahraman. Hem de en trajikomiğinden, bir köpek kadar saf ve sadık.

Eski polisi bu arada gördüm, Ichi onun çocuğunu kurtarmıştı. Yolundan sapmış bir polis, silahını kaybetmiş. Ama kendini her nasılsa içkiye ya da kadına vermemiş, düşmanıyla dost olmuştu onun yerine, çeteye katılmıştı. Ichi onu kardeşi zannedince şaşırmış; ama yine de dövüşmekten çekinmemişti. Ichi’yi kahraman belleyen küçük çocuğun da akıbeti babasınınkiyle aynı oldu. Ichi’nin gözyaşı vardır; ama acıması yoktur:

– Bari çocuk yaşasaydı Ichi!

Beni hiç dinlemedi, daha önce de dinlemediği gibi. Artık efendisine bile bir şekilde başkaldırmıştı çünkü.

– Kakihara’ysa, sarı saçlarıyla bir queer-homme-fatale, işkence üstüne işkence yapıyordu herkese. Şiş, kızgın yağ, ne bulduysa, ne isterse… Ama sorunu Ichi’yleydi. Ichi, ağlamaktan onu öldürmek istemeyince, şişleri kulağına geçirdi, ağlamalarını duymamak için. Onu binadan ittiği zamansa, Ichi’ye teşekkür edercesine sevinç çığlıkları atarak, başkalarının korkusundan beslenmeye alışmış Kakihara, bu kez kendi korkusunun tadından aldığı zevkle ölüme uçtu.

Jijii’ye baktım:

Kakihara da ölünce sanki her şey anlamını yitirdi değil mi Jijii?

Jijii, o arada gülümseyerek beni hipnotize etti. O vurmalılar, Japonya sokaklarında dolaşırken olduğu gibi en aritmik halleriyle gümbürdemeye başladı, hızlandı, yavaşladı, hızlandı hızlandı ve birden sakinleşti, uçuşmaya başladı.

Gözlerimi açtığımda Jijii yoktu. Binanın tepesinden aşağı baktım, göremedim. İner inmez ilk iş binanın arka tarafındaki yola baktım. Bir okul dağılıyordu. Ve Jijii, ağaçta sallanıyordu.

En arka sırada yürüyen genç çocuk dönüp bana baktı, hemen işaret parmağımı dudaklarıma götürdüm:

– Şşş… Sakın kimseye söyleme. Zaten seni anlamayacaklar.



Comments are closed.