Müzik Ruhun Votkasıdır: Gadjo Dilo

Şimdiki hayatınıza şöyle bir bakın: Bu yazıya bir bilgisayar ekranından ulaşıyorsunuz, belki masanızda, belki kucağınızda okuyorsunuzdur, bilemiyorum. Eminim yanınızda en azından bir tane cep telefonu duruyordur. Yerine göre belki bluetooth kulaklığınız, müzik dinlediğiniz mp3 çalarınız ve bütün bu yaptıklarınızı an be an yazabileceğiniz sosyal medyanız…

Size bunları bir kenara bırakın diyemem; ama mümkün olan başka bir dünya sunabilirim:
Bu dünyada siyah ve beyaz yok, her şey gri. Bu dünyada ileri teknoloji yok. Kablo ve bir ampul bile yirmi kişiyi aynı anda güldürebiliyor. Moda yok, modası geçmeyen tek şey renkler ve desenler. Hepsi tek vücutta alabildiğine geçiyor birbirinin içine. Bu dünyada saat yok, yalnızca gece ve gündüz var ki, o da çamurlu kar ve keçe battaniyelerle birbirine karışıyor zaten. Her şey anlık, duygular, öfkeler… Daim olan bir tek şey var: Müzik.

Çılgın yabancımız Stéphane da onu arıyor zaten. Nora Luca yazılı kasetteki sesi arıyor. Ararken öyle bir yerde buluyor ki müziği… Renklerin içinde bir obada, derme çatma evlerin, çadırların tam ortasında yakalıyor ruhunu. Tuhaf şekilde örülü saçlarına çaputlar bağlamış rengarenk yazmalı, kat kat kazaklı kızlarla, tavuklarının çalınmasından endişe eden, Stéphane’a “Sen gerçekten de delisin” diyen erkeklerle dolu bir oba. Yetişkinler, bütün çocukların annesi ve babası. Yemek herkesin yemeği, su herkesin suyu. Küçük kızlar taşıyor bebekleri kucaklarında. Kardan ıslanan çoraplarını saran delik deşik ayakkabıların içinde titreyen Stéphane’ın tek kurtuluşuysa, Petersburg votkasında…

rona-hartner_167476

Çingenelerin dünyasında bir yolculuğa çıkıyor. Ama görmeye alışkın olduğumuz cinsten bir dünya değil bu: Yüksek kontrastlı renklerden ibaret değil hayat burda. Tozlu, kirli, pis; ama alabildiğine ortak, sıkı bir beraberlik içinde yaşanan bir hayat kastettiğim. Danslarına kadar çingeneler, bağırmalarına, el kol hareketlerine kadar gerçek birer çingeneler. Ve birbirlerine duydukları sonsuz bağlılıkla olabildiklerine insanlar onlar…
İnsanlar şaşkın: Saçları tarakla belada olan bu çılgın yabancı, müziği arıyor. Nora Luca’yı sayıklıyor. Bir yandan da onlarla birlikle geziyor. Nora Luca’yı bulma umudu onu tanıma ihtimali olabilecek tek adamın da ölümüyle sönerken, çingene hayatının en ilginç keşfini yapıyoruz onunla birlikte: Mezar başında toprağı votkayla yıkayarak Tutti Frutti isimli bir şarkıyla parmak şıklatarak dansediyor çingeneler. Çalgılı şamatalı hem de, bu dünyaya katlanabildiği için onu tebrik ederek uğurlarcasına.

Stéphane, adeta bir müzik belgeseli çekercesine, gittikleri her yerde şarkıları kaydediyor. Zaman – mekan günlüğü tutuyor, ilk geldiğinde karda yürümekten yorulmuş o Fransız çocuğundan eser yok, içi her daim kıpır kıpır, duyduğu her müzikte kendinden geçmeye hazır… Çingene dilini öğreniyor yavaş yavaş, çocukların alay konusu olduğunu bile bile, sabırla.

Kırılıyor tabaklar, şenlikler uzayıp gidiyor şarkılarla eşraftan birinin düğün kutlamasında. Tuzla buz oluyor şişeler, yine akıyor votkalar. Yalnız çingene ruhu olan dansedebiliyor şarkılarda. Yalnızca ruhunu o kısa boylu adamın pürüzlü sesine bağlayabilenler anlıyor o oynak havalardaki acı yüklü hikayeleri. Ve onları alabildiğine ötekileştiren kalpaklı “diğerleri”ni…
Çingenelerin (tabii asıl İzidor’un) genç yetişkin tek oğlu Adriani’nin başı belaya giriyor. Ortaçağ’da cadı yakar gibi geliyor “diğerleri”, ellerinde meşalelerle. Yanıp kül oluyor, sıcak suyun içinde yüzen taze çiçekler. Şarkılardaki o acı hikayeler bir bir gerçek oluyor sanki. Stéphane’ı oğlu gibi kollayan İzidor bile yalvarıyor toprağa: İkiye bölünsün de, onu oğlunun yanına götürsün diye. Ve güzeller güzeli bir o kadar da hırçın Sabina… Aklını kaçırmak üzere, uğruna bambaşka bir hayatı elinin tersiyle ittiği köyü yerle bir oluyor. Üstelik tam da aşkın tadına, zevkin doruklarına varmışken, bir çırpıda. Tam bir çingene tragedyasına dönüşüyor film adeta.

O kadar yoğun ki olanlar, Stéphane bunlara daha fazla dayanamıyor. Düşüyor yine yollara. Bütün gemilerini yakıyor. Kaydettiği bantlar, kayıt defteri, her şeyi yolun kenarına gömüyor, çingene usulü bir tören düzenliyor anıları için.

Kim bilir, eğer onları gömmeseydi de yanına alsaydı, o anlamadığı dilden şarkılar gittikçe yüzeyselleşecekti gözünde. O şarkıların yaşanmışlıklarından çok dinlediği anda ona yaşattıklarını düşünecekti. Ona evini açan İzidor’u unutacaktı, Nora Luca’yı bulamamak içini parçalayacaktı. Geriye yalnızca şarkılar kalacaktı… Ve otostop çekerek tatil yapmış bir turistin zevzekliğinde kalacaktı o yaşananlar. Ağızdan ağza anlatılacak çingene öyküsü, bütün duygusunu, hatta daha da kötüsü müziğini tamamen yitirecek, biricikliğini kaybedecek, yüzeyselleşecekti.

Her şeye baştan başlıyor olmanın yorgunluğu var yüzünde. Ama belli ki başaracak. Nora Luca’yı bulamadı belki; ama müziğin onun için en tatlı halini buldu. Ve o tatlılık, onu bundan sonra, hayattaki bütün talihsizliklere küfrederken hatta sağa sola tükürürken dahi yalnız bırakmayacak.
Bense parmaklarımı tuşlarda gezdirerek filmin güzelliğini, yaşanan o aşkın şiddetini, insanların büyük şehrin bütün planlı programlı, koşturmacalı hayatın dışında nasıl da neşe içinde yaşadığını, severlerse dipsiz sevdiklerini, acı çektiklerinde onu dahi müziğe ve dansa ahenkle eritebildiklerini anca birkaç yüz karaktere sıkıştırarak ifade etmeye çalışıyorum, o melodilerin büyüsünden uzakta devam edeceğiz hayatımıza…



Comments are closed.