Fight Club’ı Yeniden Okumak

David Fincher imzalı 1999 yapımı Fight Club filmini ilk izlediğimde 11 yaşındaydım. Tabii bunun yaklaşık 13 yıl önce olduğunu düşünürsek, filme dair aklımda pek de bir şey kalmamıştı. Hatırladığım şey, kafamda şiddetin ne olduğuna dair inşa ettiğim birtakım şeyleri filmin epey bir öteye götürmüş olmasıydı. Büyülenmiştim, kızgındım; ama neye kızdığımı bilmiyordum.

Uzun bir zamandan sonra filmi tekrar izlediğimde, sinema çevrelerince belirtildiği gibi “kapitalizmi sert bir şekilde eleştiren” bir film göremedim. Hatta filmde faşizmin empoze edilişiyle ilgili o kadar çok temsil unsuru ve diyalog yakaladım ki, bunun üzerine bir çalışma yapmaya karar verdim. Film, ideolojinin “anlamlı suskunlukları”nı içeren, bu şekilde onu yeniden üreten ve manipüle eden, şiddeti meşrulaştıran bir sinema dili içerir. Çalışmanın küçük bir kısmını da sizlerle paylaşmak istedim.

Fight Club, anlatısı ve beslendiği düşünce akımlarıyla hibrid bir yapıya sahip. Bir yandan anarşizmden beslenirken, diğer yandan nihilizmden izler taşır. Ancak sisteme karşı duruşlarının bir tek sebebi vardır: Erilliği koruyabilmek, ona yeniden güç kazandırmak ve savaşmak.

tumblr_kxxm4bdCWF1qza1ae

Tüketim toplumu vurgusunu özellikle filmin başlarında yoğun olarak görüyoruz. Ki “Ikea’dan yuva kurma içgüdüsünün kölesi olduğunu” kahramanımız açık açık söyler. Hatta sahip olduklarının karakterini yansıtırken toplum içindeki konumunu da ifade eden bir kriter olması üzerinde durur:

00:04:52 – Anlatıcı : (…) Hatta çevre dostu, beyazlatılmamış kağıttan, kablolu lamba Ryslampa. Kataloğa bakıp merak ederdim: ‘Acaba ne tarzda bir yemek takımı benim bir insan olarak kimliğimi belirler?’

00:05:25 – Anlatıcı: “Eskiden pornografi okurduk, şimdiyse Horchow koleksiyonunu.”

Burada erkeği erkek yaptığı iddia edilen porno dergi okuma işi, yerini moda ve dekorasyon takibi gibi bir nevi erkeğin kendi kendini oyaladığı, içgüdülerinin öldürüldüğü bir hayata geçişin eleştirisini ifade eder.

Tyler’la evi yandıktan sonra barda oturup bira içtikleri sahnede de Ikea evinin yok olmasına üzüldüğünü söyleyen anlatıcıya Tyler, kapitalizme dair eleştirel bir cümle kurar: “Sahip oldukların zamanla sana sahip olur”.

Insomnia’dan yakınan, “acı çekiyorum” diyen anlatıcımıza (adını film boyunca hiç duymayız, sadece Jack’in bağırsağı, karın ağrısı ya da eksik hayreti şeklinde kendini tanımladığına tanık oluruz) doktor şunu söyler:

00:05:56 – Doktor: “Acıyı görmek ister misin? Salı akşamları 1. Methodist Kilisesi’ne uğra. Orada toplanan testis kanserli adamları gör. Asıl acı odur.”

Testisleri hastalık yüzünden alınmış olan erkekler en büyük acıyı yaşarlar. Çünkü bu dünyada artık erkek değillerdir. Doktor asıl acının kanserden ziyade erkekliğin kayboluşu olduğunu söylemiştir.

Testis kanserli hastaların duygularını paylaştığı destek grubuna bir hasta gibi katılan karakterimiz, burada tam isminin daha sonra Robert Paulson olduğunu öğreneceğimiz Bob’la eşleşir. Bob, kanser nedeniyle testislerini aldırmıştır ve gördüğü hormon tedavisi yüzünden göğüsleri büyümüştür.

Karakterimiz ve Tyler barın arka tarafında dövüşürler ve bundan adeta cinsel bir zevk alırlar. Dövüştükten sonra bitkin bir şekilde otururlarken Tyler bir sigara yakar ve kahramanımızla bira paylaşırlarken Tyler’a “Bunu bir ara yine yapmalıyız” der. Bu konuşma Dövüş Kulübü’nün temellerini atar.

Dövüş Kulübü, kapitalist dünyada “yaralarını” sarmaya çalışan erkeklerin, tıpkı Tyler’ın dediği gibi “avcı- toplayıcı mantığa” geri dönerek erkekliklerini yeniden kazandıklarını, bunu yaparken silahsız, kravatsız, gömleksiz ve ayakkabısız, yani statüyü belirleyen herhangi bir mülk olmadan, ilkel içgüdüyle yumruk yumruğa dövüştüğü bir yerdir. En önemli özelliğini anlatıcımız şu sözlerle de vurgular:

00:44:07 – Anlatıcı: “Dövüş Klubü’nde mesele kazanmak ya da kaybetmek değildi. Sözcüklerle de ilgisi yoktu. Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmüş olmazdı, hiçbir şeyin de önemi olmazdı.”

Amaç bir problemi çözmek değil, kapitalist dünyanın feminenleştirerek sorunsallaştırdığı erkeği, şiddetini açığa vurarak özgürleştirmektir.

Tyler ve anlatıcının pek çok ortak noktasından biri de, kadınsız bir dünya görüşüne sahip olmalarıdır. Filmin belirgin tek karakteri olan Marla (ki bir de beyin tümörü olan Chloe vardır, o da hastalığı yüzünden tuhaf konuşmalar yapar, aklı yerinde değildir) yalnızca, erkeğin cinsel arzularını tatmin etmek için vardır. Anlatıcımız uzun süre Marla’dan nefret eder, bunu cümlelerinde sık sık kullanır “Bir tümörüm olsaydı, ona Marla adını verirdim” der. Marla aşırı dozda Xanax aldığında onu “kurtarmaya” giden Tyler’la polisleri şaşırttıkları zaman, Marla, kendinden söz edilmiyormuş gibi memurlara şunları söyler: “O bir canavardı. O insanlığın yüzkarasıydı. Onu kurtarmada size başarılar” kadına duyulan nefret, karakterin kendi ağzından da bu şekilde ifade edilir.

Ayrıca anlatıcının Tyler’la evlenme üzerine yaptığı konuşmada da, erkeğin böylesine efemineleşmesinin sorumlusunun yine kadınlar olduğu fikrine varılır:

00:38:34 – (Evlenme üzerine) Anlatıcı: “(…) Evlenemezsin, ben 30 yaşında bir erkek çocuğuyum. “

Tyler: “Biz, kadınlar tarafından yetiştirilmiş erkeklerin nesliyiz. Merak ettiğim, bir başka kadının bizim aradığımız cevap olup olmadığı.”

Asıl konumuz olan faşizan tavra geldiğimizdeyse, kapitalizmin yarattığı erillik kaybı, karakterimizin alter-egosu Tyler’ı oldukça kızdırır, onun kontrolü daha fazla ele almasına neden olur. Bu kontrolü ele alışta Fincher, Lacan’a göz kırpar. Tyler, karakter olarak, anlatıcının “olamadığı” her şeydir. Güçlüdür, fevridir, keskin zekalıdır, atılgandır, yüksek libidoludur ve yakışıklıdır. Şiddetin estetik yüzüdür Tyler.

Dövüş Kulübü’ndeki “potansiyeli” gören Tyler, tüketim kültürüne karşı “çok kızgın” olduklarını beirten bir konuşma yapar. Kulüptekiler üç gün yemeksiz, susuz ve oturmadan önünde beklemek zorunda oldukları evi, bu testi geçerek zamanla bir karargah haline getirirler. Bob da kadınsı görüntüsünden kaynaklanan aşağılamalara rağmen testi geçerek ekibe dahil olmayı başarır.

Burada Tyler Durden’ın tıpkı Durkheim’ın toplumun olmazsa olmazı olarak belirttiği kutsala dönüştüğünü görürüz. Söyledikleri sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Askerlerin hepsi baştan aşağı siyah giyerler, tıpkı İtalyan faşistlerinin giyindiği gibi. Sistem, askerleri değersizleştirmek üzerine kuruludur. Hepsini tektipleştirir, hiçbirinin ismi yoktur ve en önemli kural, hazırlamakta oldukları “Kıyamet Projesi”nde asla soru sormamaktır. Askerleri çalışırken Tyler, tıpkı toplama kamplarında yapıldığı gibi megafonla şunları söyler:

01:26:52 – Tyler: “Beni dinleyin kurtçuklar. Siz özel değilsiniz. Siz güzel veya eşsiz birer kar tanesi değilsiniz. Diğer her şey gibi siz de çürüyen aynı organik maddesiniz. Hepimiz dünyanın bütün şarkı söyleyen ve dans eden pislikleriyiz. Hepimiz aynı gübre yığınının parçasıyız.”

Askerlerini bu yolla manipüle edip, belirlenen hedefe ulaşmak için onları motive eder Tyler. Ancak daha sonra projeden haberi olmayan anlatıcıyla tartıştıklarında, projenin bir aidiyeti olmadığını, hiç kimsenin farklı olmadığını bir kez daha vurgular, “bizim” diye bir şey yoktur.

Şehrin gökdelenlerinde ve bilgisayar şirketlerinin satış mağazalarının vitrinlerini bombalamalarıyla karmaşayı başlatırlar. Ancak bu sırada Bob, polisler tarafından vurularak öldürülür. Bob’un ölümü filmdeki kaybolan erilliğe karşı verilen savaş açısından çarpıcı bir örnektir. Çünkü Bob, film boyunca ölümüne tanık olduğumuz tek kişidir ve o da kanser nedeniyle testisleri alınmış, erilliğini “zaten kaybetmiş” bir erkektir.

Projedeki askerler, kuralların dışına çıkıldığı takdirde, lidere sormadan “suçlu”yu hadım etme hakkına sahiptir. Çoğunluğun iyiliği için birkaç kişinin ölmesi önemli değildir. Kutsal, askerlerine amaca ulaşmayı engelleyen herkese meşru şiddet kullanma yetkisini vermiştir.

Bu arada unutmamız gereken bir başka nokta da filmdeki sabun imgesidir. Tyler’ın asıl işi sabun yapmaktır. Kapitalizme dair yaptıkları eleştiride sabunun rolü büyüktür; liposuction kliniğinden insan yağı çalarak, bu yağdan yaptıkları sabunları aynı üst sınıf zengin kadınlara tekrar satarlar. Kapitalizm, Marx’ın deyişiyle kendi kendisini yok edecek dinamikleri de içinde bulunduran bir sistemdir. Sabun da bir yandan medeniyetin simgesidir. Hatta filmde Tyler sabunun keşfiyle ilgili bir hikaye anlatır. Ve sabunun kimyasal bileşimlerinden el yapımı bombalar üretmek mümkündür. Sabunu bu anlamda Marx’ın kapitalizmin dinamiklerine bakış açısıyla ilişkilendirebiliriz. Tabii burada gözden kaçırmamamız gereken, sabunun insan yağından yapılıyor olması, ki bu Hitler Almanyası’nda olanları aklımıza getirebilir. Kamplarda kesin olarak belgelenmemekle birlikte (deney amacıyla cüzi miktarda tespit edilen), kampta ölen insanların yağından sabun yapıldığı söylenmektedir. Filmde Tyler’ın: “Sabun için tuz dengesinin doğru oranda olması gerekiyor. Bu yüzden sabun için insan yağı en iyisi” demesi bu benzeşmeyi kuvvetlendirir niteliktedir.

Toparlamak gerekirse, filmde ağırlıklı olarak birbirine bağlı üç söylemden bahsetmemiz mümkündür:

*Kapitalizme yönelik eleştirel söylem: Film eleştirelliğini erilliğin kayboluşu üzerinden gerçekleştirir. Bob, filmde bu bağlamda en feminen karakterdir ve ayrıca filmde öldüğünü gördüğümüz tek karakterdir. Erkekliğini tamamen yitirmiş olan bir erkek bu dünyada yaşayamamıştır.

*Kadınsız dünya söylemi: Bu kayboluşun sorumlusu olarak kadınları göstermektedir (Sondan başlayan hikayenin en başında anlatıcı: “Birden bütün bunların, silahın, bombaların, devrimin, ismi Marla olan bir kızla ilgisinin olduğunun farkına vardım” der.

*Faşist söylem: Sisteme karşı çıkışlarını yıkım – ki film bir yıkımla biter, binalar çökmeye başlar – ve umutsuzluk üzerinden tanımlayıp – “Ancak umutlarımızı kaybettiğimizde özgürüzdür” repliği burada önemlidir – yalnızca erillik bağlamında bir kurtuluş vaat edilir ve bu kurtuluş şekli doğallaştırılarak izleyici manipüle edilir.

Sinema tarihinde yer alan önemli bir film olsa da, Fight Club’ın yarattığı doğallaştırmanın gücü film izleme deneyimi bağlamında göz ardı edilmemelidir.



Comments are closed.