Kanlı Cinderella: Carrie

Filmi özetleyebilmek adına bu başlığı seçtim. Stephen King’in şimdiye kadarkilerle karşılaştırdığımızda roman uyarlaması olarak en çarpıcı örneklerden birisi olan Carrie, aynı zamanda King’in ilk romanı olma özelliği taşıyor.

Romanın özgün uyarlaması olarak değerlendirebileceğimiz 1976 yapımı Carrie’nin yönetmeni Brian de Palma. De Palma, sinema anlatısını görsel açıdan simgelerle zenginleştirmeyi çok iyi başaran, sinemasal zamanı çok iyi kullanabilen bir sinemacıdır. Tabii yönetmenin başarısının yanında Sissy Spacek’in müthiş performansını da eklemem gerektiğini düşünüyorum.

Carrie, öfkenin yalnızlık ve güvensizlikle tetiklendiği, kolektif bilinç tarafından ezilen, farklı ama saf bir ruhun isyanını anlatan, gerilimliden ziyade dramatik bir Cinderella hikayesi aslında. Onu sürekli aşağılayan arkadaşlarının arasından son anda sıyrılmak isteyen Sue, kendisiyle mezuniyet balosuna giden Tommy ve tabii ki onu en başından beri destekleyen beden eğitimi öğretmeni Miss Desjardin, hayatında yeni bir sayfa açması için Carrie’ye cesaret verir. Carrie, annesiyle beraber geçmişte annesini başka bir kadın için terk eden babasının anılarının külleriyle yaşarken bir yandan da ergenliğinin en önemli olayıyla baş etmek zorundadır. Tommy’yle arasındaki yakınlaşmaya rağmen en geç geceyarısı evine dönmek zorunda olması bize yine o Külkedisi’nin hikayesini hatırlatır.

Filmde dikkatimi çeken göstergelerden size bahsetmek istiyorum. Filmin belkemiğini oluşturan bu göstergeler, hikayede açık ya da saklı olarak çeşitli noktalara iliştirilmiş imgelerden oluşmaktadır:

Soyunma Odası: Kolektif bilincin alevlendiği yer. Ayrıca kızların özgürlük alanı. Carrie haricinde hepsi rahatça çıplak dolaşabilmekte, birbirlerinden çekinmemektedirler. Kızlar, Carrie ilk adet gördüğünde üzerine havlular, tamponlar ve pedler fırlatırlar. Kızların hiçbiri Carrie’den daha mükemmel, daha zengin ya da güzel değildir. Filmde böyle bir üstünlük vurgusu yapılsa da, öncelik buna verilmez. Ancak temel çatışma, filmde Carrie’nin annesiyle olan iletişimsizliğinden kaynaklanan cehaletinin kızların önünde küçük düşmesine neden olması ve kızların bunu fırsat bilerek, hipnotize olmuş gibi bulduklarını durup düşünmeden üzerine fırlatmalarıyla Carrie’nin yeteneğinin farkına varmasını sağlamasıdır.

Kan: Filmin başında Carrie’nin “kadın” olduğu döneme geçişi ifade eder. Kadınlığa geçişin, büyümenin simgesi olan kan, kapı kapı dolaşan annesi Margaret için “İsa’nın kanı aracılığıyla günahlardan arınmanın mucizesini yaymayı” ifade eder. Ancak evde telefon çalıp haberi aldığında Carrie’ye ceza olarak Havva’dan neden kan geldiğine dair zorla İncil’den sözler okutur. Havva’nın ilk günahı cinsel ilişkidir ve bunun üzerine Tanrı Havva’yı kanla lanetlemiştir. Bu lanet, Carrie’yi de bırakmayacaktır. Final sekansında başından aşağı dökülen domuz kanı, onun bir kez daha lanetlendiğini simgeler. Domuz kanının üzerine dökülmesiyle Carrie, salondaki bütün kapıları ve pencereleri kilitledikten sonra, salondaki renkli ışıkları söndürür, geriye yalnızca kırmızı ışık kalır, ki bu az sonra olacakların habercisidir. Carrie, kanla gelen lanetiyle salondakileri de bu şekilde kana bulamış gibi olur. Katliamdan sonra evine gelip kandan arınmak için yıkanır, ancak annesi onu bıçaklayınca yeniden kanla lanetlenir. Kısacası filmde bütün felaketler kanla başlar, kanla biter.

Carrie’nin yaşadığı ev: Filmde gördüğümüz diğer iç mekanlardan çok daha kasvetli ve karanlıktır. Tıpkı annesi gibi. Aslında ev, bir nevi anne rahmi gibidir Carrie için, bunu finalde kavrarız. Çünkü Carrie’yle alay edeceklerini söyleyen annesini dinlemez, gerçekleştirdiği yıkımdan sonra gittiği yer, evidir. Duvarlar İsa’nın tablolarıyla süslüdür, duvarlar kahverengidir ve perdeler çoğunlukla kapalıdır. Evin içinde sıklıkla mumlar yakılır, ki annesinin evde sürekli dualar okuduğunun, ilahiler söylediğinin birer simgesidir. Ev, Margaret’ın ruhunu taşır, Carrie’ye dair hiçbir şey yoktur. Tavanarasına tıkılmış bir hayatı vardır. Aslında bu hayat bize yine Cinderella’nınkini hatırlatabilir: Carrie’nin Hıristiyan köktendinci annesi, Cinderella’daki kötü kalpli üvey anneyle yer değiştirmiştir. Carrie balodayken evde beklerken, duyduğumuz saatin tiktakları dışında, Margaret’ın havuç kestiğini görürüz. Ama aslında havucu yemek için kesmez, havuç, Carrie’ye yaklaşmaya çalışan erkekleri temsil eder. Fallik nesne olan havucu büyük bir bıçakla parçalayarak yere düşürür. Hatta bunu yaparken havuca yedi kere vurur. (Yedi sayısı, Hıristiyanlarca kutsal olarak kabul edilen bir sayıdır, bu açıdan da anlamı olabileceğini düşünüyorum).

İsa’nın Son Yemeği Tablosu: Carrie’nin annesiyle mezuniyet balosu için kavga ettiği sahnede yemek yedikleri yerin duvarında asılıdır. Carrie ve Margaret da yaşayacakları trajediden önce beraber son yemeklerini yerler. Teknik olarak tablodaki aydınlatmayla masanınki birbirinin aynısıdır. Böylece izleyici tabloyla karakterlerimizi bütünleştirebilir.

İsa heykelciği: Carrie’nin ceza olarak kapatıldığı ve dua ettiği küçük oda, evin tamamının sıkıştırılmış halidir aslında, bir çeşit minyatürüdür. İsa heykelciğinin gözlerinin beyazı tenine göre çok daha parlaktır. Bu şekilde İsa, canlı gibi görünmektedir. Hatta İsa’nın yüz hatları ve saçları da Margaret’ınkiyle oldukça benzemektedir. Özellikle uzun kabarık saçları, rengi haricinde Carrie’nin annesininkiyle aynıdır. Carrie, annesinin korkusuyla aslında yine annesinin imgesine sığınıyormuş gibi bir izlenim oluşturur. Filmin son sahnesinde de, bir şeytan doğurduğunu söyleyerek onu bıçaklamaya çalışan annesini daha sonra Carrie, bunu yaparken annesini kapı kirişine tıpkı İsa heykelciği gibi aynı pozisyonda öldürür: Yedi bıçak darbesi, kollar iki yana açık ve başı sağa düşecek şekilde.

Bu imgelerin üzerinde ayrı ayrı durmamın sebebi, filmde hem bağımsız birer mekan ve nesneler bütünü olmasının yanı sıra, bize filmin sonunda olabileceklere dair ipuçları vermesidir. Tıpkı “gösterilen tabancanın, bir yerde patlaması gerektiği” gibi.



Comments are closed.