Kar Taneleri ve Polenler: Amarcord

Kar kürelerini bilirsiniz değil mi?  Elinize aldığınızda isterseniz karlı olur günler; isterseniz sonbahar yapraklarıyla, isterseniz uçuşan polenlerle dolar… Su dolu, kapalı o küçücük fanuslara neler neler sığar, büyüleyicidirler!  Ve her sallayışınızda size ayrı bir hikaye anlatırlar.

İşte Fellini’nin Amarcord filminde bize gösterdiği, aynı zamanda büyüdüğü köy Rimini de tıpkı bir kar küresi gibi.  Kocaman bir dünyası var:  İçinde kuşakların anıları, bir dünyanın tarihi, bir ailenin yaşamı, bir ailenin dramı, delifişek çağlarında bir delikanlının hayalleri, aşkları…

Filmin adı, yani Amarcord, Rimini lehçesinde “Hatırlıyorum” anlamına gelir.  Çocukluk arkadaşından esinlenerek karakterini yaratan Fellini de, bize Rimini’yi nasıl hatırladığını anlatır bir bakıma.  Bu anlamda oldukça nostaljik bir anlatıma sahiptir:  1930’lu yılların o parçalı bulutlu halleri, Büyük Buhran sonrası insanların hayatları, eğitim sistemi, sevgi arayışları, siyasi durumu aşağı yukarı iki saat içersinde kavramamız mümkündür.  Bu hikayeyi, konuşmaları sürekli çağrılmalarla ya da kar toplarıyla kesilen avukat Luigi’nin ağzından dinlemek de pek hoştur, bir müsaade etseler!..

Filmin açılış sahnesinde uçuşan polenlerle bahara merhaba denirken, akşamında büyük bir ateşte yakılan, “yaşlı cadı” dedikleri kış mevsimi neşeyle uğurlanır.  İlkbahar, yeni başlangıçları, değişimi ve her anlamda bir uyanışı simgeler, buna genç bir delikanlıyı (ki ona artık Titta diyeceğiz) adeta kavuran, Rimini’de gördüğü her kadını “memeler ve kalçalar”dan ibaret zannetmesine neden olan aşk ateşi de dahildir.

Tabii şahit olduklarımız her ne kadar 1930’larda yaşanmışçasına bize anlatılsa da (çünkü Fellini bunun otobiyografik bir anlatısı olmadığını ısrarla belirtir), kişisel tecrübelerimizden ve anılarımızdan çok fazla şey bulabileceğimiz bir filmdir Amarcord.  Lakabı“Gradisca” (yani İtalyanca ‘arzu ettiğiniz her şey‘) olan Ninola’yla film izlemek, yüksek bir binanın tepesinden atlamak kadar heyecan vericidir.  Aslında siyah kürklü kırmızı pardösüsüyle gezmese de, büyüdüğümüz her yerin, güzelliğiyle meşhur, alımlı, hakkındaki dedikoduların haddi hesabı olmayan ama yürekleri bir o kadar da hoplatan bir dilberi vardır.  Titta’nın deyişiyle “aslan gibi” görünmese de, tahtadayken en çalışkan öğrenciyi bile bocalatabilen, sert mizaçlı bir Matematik öğretmeni olmuştur hayatımızda elbet.  Okulda hangimiz, arkadaşıyla aynı anda aynı kişiye aşık olmamıştır ki?  Aşkın ne olduğunu bile anlayamadan üstelik bir hezeyandan diğerine koşarken gönlümüz…  Biz yaşamadıysak da anne babalarımız anlatmaz mı, yaşadıkları dünyanın mimarı olan politik kahramanlar geldiğinde bayrammışçasına giyinip kuşanıp onları karşılamaya gittiklerini?  Gururlarının kaynağına naçizane bir selam gönderebilmek için saatlerce yol katettiklerini ve sabırla beklediklerini, şimdi adlarını bile anmadıklarını…

 

amarcord

Bir ülkenin yaşanmışlıklarına, kısa tarihine attığımız duygusal bir bakıştır Amarcord.  Rimini, bizim de aşina olduğumuz anıların yaşandığı yerdir.  Titta’nın yaşadığı Rimini, yalnızca “dışıyla” değil, aynı zamanda “içiyle” de bize tanıdıktır:  Sizi dünyaya getiren anne babanızın, yemek boyunca atışmalarını seyretmek bir tiyatro gösterisi kadar eğlencelidir.  Eve ekmek getiren babanızın kurmaya çalıştığı otoritenin, annenizin bir tek sözüyle alaşağı edildiğini görmek, gülmekten karnınızı ağrıtabilir.

Aurelio’nun yüzündeki o ciddi ifadenin yerini dolup taşan aşırı bir öfkeye bıraktığına ve bunun etkisiyle de nasıl saçma sapan hareketler yaptığına (yüzüne elleriyle vurduğuna ya da şapkasını ısırdığına) şahit olmak, bizi korkutmaktan ziyade kahkahalara boğar.  Her ne kadar “Boşanacağım senden!” diye köpürse de, bilirsiniz ki ciddi değildir Titta’nın babası Aurelio.  Çünkü karısı onun her şeyidir.  Onu kargaşadan koruyan, her işe gidişinde kravatını bağlayan, İtalyan faşist askerlerinin işkence yapıp zorla hint yağı içirdikleri saatler süren sorgudan sonra, sabaha karşı salıverildiğinde ayakta duramaz haldeyken ona destek olan, sıcak suyla ve sabunla sessizce ağlayarak onu yıkayacak tek kadındır Miranda.

Yüzümüz başka sahnelerle yeniden gülmeye başlar:  Yeni bir anı bizleri bekler.  Aile ziyaretleriniz de curcunalı olur değil mi?  Kimin nereye oturacağı belli değildir, çocuklar sürekli koşuşur, herkes hep bir ağızdan bir şey anlatmaya çalışır.  Titta’nın amcasını gezdirdikleri günün de bu şamatadan pek farkı yoktur.  Akli dengesi bozuk amcanın ağaca çıkıp bütün gün “Ben bir kadın istiyorum!” diye avaz avaz bağırıp, cüce bir hemşirenin gelip onu ikna etmesine kadar yaklaşan herkese taş atması da aynı gürültüyü çıkarabilir.

Hayaller kurmaya, kar küresini sallamaya devam ederiz, havalar yeniden soğumaya başlar.  Titta,  annesi Miranda’nın ısrarla giydirdiği kısa pantolonla üşüyordur artık.  Çocuğunun büyüdüğünü kabullenemeyen kaç anne vardır sayabilir misiniz?  Ya da kabullenen kaç kişidir, var mıdır gerçekten?..  Kapalı bir dükkanda, tütüncü kadının iri memelerinin arasında nefessiz kalan Titta, erkekliğini keşfederken dahi hala “emecek mi, üfleyecek mi” bilemeyecek kadar küçüktür aslında!

Ama zaman geçer, herkese inat geçer…  Kış yine gelir, doğayla beraber yattığı uykudan uyanamaz Miranda, kış denen o yakılası yaşlı cadının peşinden gider.  Kısa pantolonuyla arkasından ağlayan Titta, artık gerçekten “büyümüş”tür…  Acı bir kayıp, insanı geçen yılların başaramadığı olgunluğa bir çırpıda eriştirir.  O zamana kadar filmin ruhunu sardığını fark etmediğimiz Miranda’nın ölümü bizi derin bir üzüntüye sürükler.

Hayatın da donduğu bir kıştan sonra, buruk bir baharı karşılar Rimini yeniden.  Tanıdıklarımızla vedalaşmanın da zamanıdır artık.  Köyün dilberi Gradisca’nın düğünüyle yeniden şenlenir ortalık.  Düğünün sevinç ve hüzünle karışık havası bize kim bilir neleri hatırlatır.  Hem ağlayıp hem gitmek çok zor olsa gerek…

Yeni hatıralar yaratmanın tam sırasıdır.  Küreyi son kez sallarız, veda ederiz Rimini’ye, kar topu gibi polenler havada uçuşurken.



Comments are closed.