Günbatımı ve Kurabiyeler: Small Time Crooks

Aşağıda okuyacağınız yazı, filmleri onunla beraber keyifle izleyen, en az onun kadar Woody Allen’ı seven yazarın sinemasever annesine ithaf edilmiştir.

Tanıdıklık Hissi Güzeldir:  Woody Allen

Filmlerinin açılış jeneriğinde, siyah fonda beyaz karakterlerle, hep o tanıdık tipografiyi, içleri sola yatık “o” harflerini görmek, 1920’li ve 1930’lu yılların güzel parçalarını duymak, o isimle karşılaşmak gerçekten rahatlatıyor insanı.  Woody Allen filmlerini izlemek, sık görüşemediğiniz, görüştüğünüzde de her dakikasına değecek, hikayelerle sizi şaşırtan bir dostla karşılıklı oturmak ve onu dinlerken sürekli başınızı sallamak gibi.  Hem tuhaf, hem tanıdık.

Kalın çerçeveli, şişe dibine yakın camlı miyop gözlüğü, kahve tonlarında giydiği düz ya da kareli takımlar, taktığı tuhaf desenli kravatlar ve o hafif dağınık saçlarıyla, ölüm korkusu içinde yaşayan, alabildiğine karamsar bu minyon adamın nasıl olup da bu kadar absürd ve güldüren filmler yapabildiğine hala akıl sır erdiremiyorum!

Woody Allen’ın filmografisini tamamlayamamış olsam da, bir gün bunu da başarmayı umarak, karakterlerinde sevdiğim yönlere dair şunları söyleyebilirim:  Hepsi biraz deli -kesinlikle deli ama!-, hepsi biraz uçuk.  Ama bir tarafları o kadar sağlam basar ki yaşadığımız dünyaya, nefes aldıklarını sanki yanımızda oturuyorlarmışçasına duyabiliriz.  Ve hepsi Woody Allen’ın o kötümser, toz duman içindeki dünyasından fırlayıp gelen gezici bir karnaval gibidirler.  Filmlerini izlerken, aslında Chaplin’in zamanında başarıyla yaptığı “tekrarlarla güldürme” tekniğinin daha gündelik hayata ve sıradan insanların yaşamlarına, onların ahlak anlayışına ve kendileriyle hesaplaşmalarına uygulandığı halini görürüz.  Filmdeki insanlar her düşüp kalktıklarında ve yine düştüklerinde güleriz, hatta daha çok bile güleriz.

Woody Allen’ın ilişki-aşk-ahlak üçgeninde yer alan karakterleri, hikayenin çekirdeğinin etrafında dönen elektron parçaları gibi kimi zaman birbirlerine çarpar, kimi zaman nötr davranır, kimi zaman da birbirlerinin hayatlarına teğet geçip giderler.

Sen, Bolca Para ve Güneşli Bir Gün:  Small Time Crooks

“(…) But I’m certain, honey.  That life could be sunny.  With plenty of money and you…” (…Ama kesinlikle eminim canım.  Hayat seninle ve çokça parayla güneşli bir gün gibi olabilir…)

Aslında daha filmin başından film bize her şeyi duyduğumuz bu şarkıyla özetliyor:  Ray, Frenchy ve o “çokça para”nın bir araya gelmesiyle gelecek güneşli günün beklentisi…

Small Time Crooks, nam-ı diğer Küçük Sahtekarlıklar, Ray ve Frenchy’nin kendilerini toplum içinde yeniden keşfetmelerinin hikayesi.  Kendi halinde küçük bir apartmanda otururlarken, hapishanedeki lakabı “The Brain” olan Ray, iki yıl hapis yatmış olmaktan dersini almamış gibi yeni bir fikirle çıkagelir:  Bankanın yakınındaki dükkanı paravan olarak kullanıp tünel kazarak bankayı soyacaklardır, hem de hapse beraber girdiği “eski ekip”le!

Aslında Ray, her ne kadar ekipte sırf gözlüklü olduğu için çok zeki sayılsa da, ona “The Brain” denmesinin sebebi düşündüğümüzün tam tersidir.  Karakter olarak incelediğimizde Ray, yönetmenin kendisinin oynadığı pek çok filmindeki gibi, Woody Allen’ın ruhundan parçalar taşır: Konuşurken kafasında dönen cümlelerin hızına yetişemeyen, İngilizce’de nadiren duyabileceğimiz ilginç sözcükler kullanan ve onlarla inanılmaz cambazlıklar sergileyen, buna rağmen yaşadıkları hayatla başları belada olan, garip tesadüfler ve şanssızlıklar yaşayan, ilişkilerinde bir şeyleri başlatmayı ve bitirmeyi beceremeyen; ancak buna rağmen iyi kötü yoluna devam edebilen bir adamdır.

Frenchy ise çırpınıp çabalayan, çabaladıkça daha da batan Ray’in karşısında farklı bir tablo çizer.  Aslında onun karakteri de yine tipik bir Woody Allen yaratısıdır:  Kendine nazaran erkeğinden daha çok özgüven sahibi, akıllı ve gerçekçi, zaman zaman kendinden daha sinik karakterde olan erkeğini küçümseyen, ama onu “her şeye rağmen” seven, dışarıya açık, yeniliklerden hoşlanan, değişimden yana olan ve bu yüzden Ray’le çatışan bir kadındır.

Paravan olarak işlettiği kurabiye işinde birden öyle bir başarı yakalar ki, Ray ve arkadaşlarının beceriksizce kazdıkları tünelle banka soymalarına gerek kalmaz:  Kadının fendi, erkekleri yener.  Evde laf olsun diye pişirilen kurabiyeler, inanılmaz bir üne kavuşarak seri şekilde üretilmeye başlar.  Dolandırıcı Ray ve bar dansçısı Frenchy’nin birbirlerine aşık oldukları günbatımı, yani ilişkilerinde Frenchy’nin kasa açmayı öğrendiği an dışındaki tek romantik zaman, birinci sınıf yaşamlarına kavuşmalarını sağlayan Sunset Cookies’e adını verir.  Hayal ettikleri güneşli gün, günbatımından gelecektir.  Ta ki…

Edindikleri yeni çevre, uyum sağlamaya çalıştıkları yeni hayat, yeni uğraşlar Frenchy’nin başını döndürse de Ray, eskiye özlem duyar hale gelir, zaten altın yaldızlı, bol kürklü ve leopar desenli, her geldiğinde değişen evden en baştan beri hoşlanmamıştır.  Başta dalga geçtiği Frenchy’nin kuzeni May’le bir süre özlediği “na-zengin” hayatı yaşar, gezer, eğlenir, sohbet eder, Çin yemeği ve çizburger yer.  Acaba Frenchy’i May mi unutturacaktır diye düşünürüz:  Çekingen erkeğin baskın kadına dayanamayıp ondan kaçtığı dönemde sığındığı ya da hayatında kimse yokken karşısına çıkıvermiş, en az onun kadar çekingen, mecazi konuşmalardan, kelime oyunlarından anlamayan, yer yer zekasından şüphe ettiren ancak kesinlikle aptal olmayan, alabildiğine saftrik, dokunulduğunda kırılacak kadar narin bir görünüme sahiptir.  Frenchy’e göre çok daha belli belirsiz, kafasına bir şey gelecekmiş gibi zaman zaman ellerini ve kollarını istemsizce hareket ettiren, az ama öz konuşan May, bu özellikleriyle bize diğer pek çok Woody Allen filminden tanıdıktır.  Ancak Ray’in aklında yalnızca Frenchy vardır.  Konuşma bir yerden sonra hep Frenchy’e ve ondan entelektüel konularda akıl hocalığı yapmasını istediği David’de ne bulduğuna gelir.  May’in saf ama mantıklı konuşmaları Ray’i hem rahatsız eder hem de tekrar sormadan edemez.

David, Woody Allen filmlerinde Ray gibi karakterlerin kabusu, baş belasıdır adeta:  Çekingen erkeklerin tam karşısında duran, onların alter-egosu kadar zıt ve bağımsız, entelektüel birikimi çok daha fazla ya da daha belirgin, kendini rahat ve akıcı ifade edebilen, ayakları yere sağlam basan yakışıklı bir adamdır.  Biraz kibirli, yerine göre fırsatçı, tutkulu, hırslı ve cesurdur.

Ancak Anglosakson İngilizcesi konuşan ve tablolar satan David Frenchy’nin iyi niyetle karışık platonik aşkını sırf para için kullanmaya kalkınca, ipler kopar.  Beraber çıktıkları Avrupa seyahati, muhasebecilerin onu dolandırıp şirketi batırdıktan sonra Venezüella’ya kaçtıklarını öğrenmesiyle yarıda kalır.  Artık Frenchy’nin degüstatör olmak için her fırsatta şarap içmesine gerek kalmaz.  Aldığı haberlerle Frenchy’nin İskoç viskisiyle tanışmış olur.

Ray, tekrar “sahalara dönmek” ister.  Bir partide yapacağı soyguna May’i de dahil eder.  May, yalnızca belli konularda konuşarak toplantıda tuhaf bir şekilde dikkat çekerken Ray, eski bilgilerini kasayı açmaya çalışarak tazeler.  Frenchy’nin boş bıraktığı tahtı bir kez daha ele geçirme çabasıdır belki, kim bilir?

Hapishanede “The Brain” olarak tanınan Ray’in, film içinde birkaç kez tekrarlansa ve kendisi buna inanmak istemese de lakabı oldukça alaycı bir anlam taşır.  Aslında tünel kazdığı ekibin beyni olması, körlerin ülkesinde tek gözlü adamın saltanatından farklı değildir.  Tıpkı bu son olayında, kasadan binbir güçlükle çaldığı kolyenin, May’in uyarısıyla paniğe kapılıp sahtesini alarak eve dönmesi gibi.

Ray ve Frenchy, hayatlarının sorunlu olduğunu düşünüp, bunu değiştirmek için çabalamış ve sonuçta ikisi de başarısız olmuş, başladıkları yere geri dönmüşlerdir.  Maddi imkansızlıkları varken dahi belli bir dengede olan hayatları, birden zengin olmaları ve boşanma seviyesine gelmeleriyle yön değiştirir; ancak her şeylerini kaybettikten sonra, başbaşa kaldıklarında bir şeyi yeniden keşfederler:  İkisi de değişmeyecektir ve ikisi bir arada olmadan hayatlarında dengenin var olması mümkün değildir.

Duygular açığa vurulur, alevlenir, açılışta çalan şarkı yeniden duyulur final sahnesinde.  Başa dönülür; ama çemberin etrafında çoktan bir tur atılmıştır, belli bir yol kat edilmiştir.  Woody Allen’ın filminde karakterlerin ilişkileri hiçbir zaman filmin başında gördüğümüz haliyle kalmaz; filmin sonuna geldiğimizde aldatanlar ayrılsa da, ayrılanlar yeniden birleşse de, başlangıçtaki hallerine döndüklerinde biraz daha olgunlaşmış olurlar.  Bence filmografisindeki bütün karakterlerin gerçek anlamda yaşayan karakterler olmasını sağlayan da budur.



Comments are closed.